Ne Yaptın Asuman?

Gece Gündüz
A A

Annem evin içinde sağa sola koşturuyor, etrafa sürekli talimatlar veriyordu. Kız kardeşim ayna karşısında saçlarıyla uğraşıyordu. Teyzem, annemin peşinden koşturuyor, annemin eksik görüp söylediği şeyleri tamamlıyordu. Babam takım elbisesini giymiş, koltuğa çoktan oturup gazetesini eline almıştı. Saçlarına bir iki damla limon sıkıp yine sağa doğru taramıştı, benim bildiğim 30 yılda olduğu gibi. Dünyanın en umursamaz beşinci adamı olabilirdi ama bir o kadar da dakik olması beni hayrete düşürürdü. Annem, yaptığı paniğe harcadığı eforun onda birini kendini hazırlamaya harcasaydı şimdiye çoktan hazır olmuştu.

“Çikolataları aldın mı Muzaffer?” diye seslendi bana.

Olduğum yerden fırladım. Fırlar fırlamaz kendimi ayna karşısında buldum. Üstümdeki lacivert takım elbise ile evlenerek hata yaptığımı, kendimi dünya üzerindeki diğer kadınlardan mahrum edeceğimi anladım. Şaka bir yana içim içimi yiyordu. Birkaç saat sonra Neclalara kız istemeye gidecektik. Evdeki panik de bundandı. Kafam karışık, midem bulantılıydı. Muson ormanlarında yakışıklı bir kardan adam gibiydim. Ama yağmur altında çabucak eriyip gidecektim.

“Oğlum çikolataları aldın mı?” dedi annem karşıma dikilerek. Yüzümü sevdi elleriyle, kravatımı düzeltti. Geriye çekilip bir kere daha süzdü beni güzel gözleri dolarken. “Yakışıklı oğlum benim, tu tu tu maşallah.”

Annemdi. Hayatının sonuna kadar beni sevecek yegâne kadındı. Her gece dua ederdim, bu sevgi sürebildiği kadar uzun sürsün diye.

“Anne…” dedim heyecanla. “Çikolataları unuttum.”

Az önce bana aşk dolu gözlerle bakan annem, şimdi kemiklerimi neyle kıracağını düşünüyordu. Saate baktım.

“Daha saat iki bile olmamış, hemen alıp gelirim.” dedim ve koşa koşa evden çıkıp arabaya atladım.

Güzel bir ilkbahar güneşi vardı tepede. Az önce duran yağmurun ıslaklığında yansıyordu güneş. Aylardan mayıstı. Radyoyu açtım. Şimdiki şarkı Bostancı Oto Sanayi’de çalışan Mehmet’ten kavuşamadığı sevgilisi Asuman’a gelsindi.

“İşte bu kapı
İşte bu da sapı
daha nasıl olur ki aşkın ispatı
Kartal ve Pendik
Gittik gittik geldik…”

Müziğin sesini biraz daha açmıştım. Kendimi fark etmeden ikinci köprüde karşıya geçerken buldum. Bir yandan yoluma hızlanarak devam ediyor bir yandan da şarkıya eşlik ediyordum.

“Ne kadar ayıp
Ne yaptın Asuman
Kalbimi kırdın
Yap bir pansuman”

Boğazı seyre dalıp karşıya geçtim. Levent’ten Sanayi Mahallesi’ne, Sanayi Mahallesi’nden Maslak’a gökdelenler arasında devam ediyordum. Sağımda yıllar önce mezun olduğum İstanbul Teknik Üniversitesi’ne baka baka İstinye sahile indim. Peki, burada ne işim vardı? Ben bu yollardan neden gidiyordum? Akşama kız isteme çikolatası almak için evden, Ümraniye’den çıkıp neden İstinye sahildeydim? Direksiyonu tutan eller benimdi ama gideceğim yere yönlendiren beynin benim olmadığına emindim.

Yeniköy’den geçip Tarabya’ya ulaştım. Işıklardan sola dönüp yokuşun başındaki bakkaldan sağ yaptım. Bildiğim bir mahallenin artık yabancı olduğum sokaklarındaydım. Kalbimi bıraktığım yerde, beynimi kaybetmeye yakındım. Arabayı durdum. Tam da kalbimi bıraktığım sarı ahşap bir evin önündeydim. Kapıda davula vurulup zurnalar çalınıyordu. Arabadan inip sarı ahşap eve doğru yürüdüm. Yürürken kalbimi bıraktığım yerden aldığımı fark etmiştim. Benim yanımda çalınan davuldan daha hızlı çarpıyordu kalbim. Evin önüne geldiğimde takım elbise giymiş 12-14 yaşlarında tombul ve kısa boylu bir çocuk önümü kesti.

“Hooooppp bakalım damat bey! Kapı açılmıyor.” dedi ve tombul parmaklarını açarak elini uzattı. Cebimden iki yüz lira çıkarıp çocuğa verdim. Parayı yüzüne sürüp kapının önünden çekildi. Zile bastım. Bildiğim bir filmin, çok istediğim başrolündeydim. Evin içi birden hareketlenmişti. Penceren meraklı suratlar dışarı bakıyordu. O anda yüzlerden birinin düşüp paniklediğini fark ettim. Kapıyı küçük bir kız açtı. Ardından koşa koşa Berrin çıktı. Berrin, üniversite arkadaşımdı. 5 yıldır görüşmüyorduk.

“Ne işin var burada Muzaffer?” deyip kolumdan tuttu beni, arabama doğru çekti.

“Bilmiyorum Berrin. Kalbim beni buraya getirdi. Aklıma mukayyet olamıyorum. Nedir bu kalabalık? Senin ne işin var esas burada? Asuman nerede?” soruları döküldü ağzımdan. Hiç duymak istemeyeceğim cevapların sorusunu sormuştum Berrin’e. Asuman’ı gördüm pencerede. Beyaz bir gelinliğin içinde, kanatsız bir melek gibiydi. Hayallerimden daha güzel olmuştu. Daha çekiciydi. Gözlerinin kenarında hafif kırışıklıklar oluşmuştu. Asuman da beni görmüştü. Tam beş yıl sonra, çok geç kalmış bir göz göze gelişti bu. Kalbimi bıraktığım yerde eriyip mazgallardan süzülüp kanalizasyona karışabilirdim.

Son model bir kırmızı Mercedes yanaştı evin önüne kornalar eşliğinde. Plakasında “Mutluyuz” yazıyordu. “Mutluluk, fakir mahallelerden geçen Kırmızı Mercedes gibidir zaten. Mahallede artık hiçbir şey aynı olmayacaktır da kimse farkında değildir. Herkes Kırmızı Mercedes’in büyüsüne kapılmıştır. Bizler de Kırmızı Mercedes’in peşinden koşan kısa şortlu çocuklarızdır. Mutluluğa dokunuruz ama ellerimizin arasından kayar aslında bizim olmayan mutluluğumuz.” derdi hep babam. Ben de şimdi, unuttuğu mahallesine Kırmızı Mercedes yanaşan kısa şortlu bir çocuktum. Arabanın arka camında kalp içinde “A” ve “B” harfleri vardı.

Kırmızı Mercedes’ten smokinli, benden daha kısa bir adam indi. Aynı tombul çocuk kapının önünde durdu. Ellerini açtı, parayı aldı ve kapının önünden çekildi. Bağırmak istedim “Çekilme lan çocuk!” diye ama bağıramadım. Kapı açıldı. Asuman gelinliği ile kapıdan çıktı. B’nin elinden tuttu. Arabaya binerken son kez göz göze geldik.

“Yapma Asuman.”

Davul ve zurnalar çalmaya başladı, Mercedes hareket etti. Kalbimi bıraktığım yerde, başrol olmak istediğim filmi en ön sıradan izlemek zorunda kalmıştım. Arabamı çalıştırdım. Radyoda yeniden Mirkelam çalmaya başladı.

“Gitme
Aşk silahını bir gün çekince
Ya hamle yap
Ya elini kaldır
Dönüp sakın gitme…”

Muhammet Sami Karakaş

Paylaşmak güzeldir...

Sol Göz Sağ Göz Giriş Baykuş
+ kaç yapar acaba? Cevap Bekleniyor
Şifremi Unuttum
Yükleniyor...