Gülhane Parkı’nda Bir Yeşilçam

Gece Gündüz
A A

Gülhane Parkı’nda Bir Yeşilçam

Sultanahmet Meydanı’nda kalabalığı yararak ilerliyorum. Nisan ayının ışıltısı ve pazar gününün cazibesiyle sokaklardaki insan sayısı normalin 2 katı kadar. Eline fotoğraf makinasını alan herkes Ayasofya Camisi’nin önünde poz veriyor, gülümsüyor, birbirlerine bir şeyler anlatıyorlar. Mutlu bir aile tablosu görüyorum, belki de herkesin sahip olmak istediği çocuklara sahipler. Çocuklardan büyüğü düz ve sarı saçlı, kısa pantolonlu, Red Kit şapkalı, mavi gözlü bir erkek. Osmanlı macunu yemeye çalışırken macun dişlerine yapışıyor ve panikle kel babasına bakıyor. O sırada daha küçük olan, kıvır kıvır saçları ve mavi gözleriyle yolda yürüyen herkesin dikkatini çeken, tahminen 4-5 yaşlarındaki küçük kız kardeş ise annesine poz veriyor. Aile saadetini geçtikten sonra tam tramvay yoluna çıkacakken omzumdan tutan Asyalı bir turist “あなたは写真を撮ることはできますか?” diyerek önüme atlıyor. Konuştuğu dili bilmiyorum ama beden dilinin evrenselliği ile fotoğraflarını çekmemi istediklerini anlıyor ve kendi kültüründen, kendi dilinden ödün vermeyen Asyalı turiste, kendi dilimden ve kültürümden ödün verip “Okey” deyip fotoğraf makinasını alıyor ve fotoğraflarını çekiyorum. “Tessekkurlerr” diyor “Eyvallah” deyip geçiyorum. Tramvay yoluna çıkıyorum ve aşağıya doğru yürümeye başlıyorum. Fotoğraf makinası reklamlarında bile bu kadar fotoğraf makinasını bir arada göremezsiniz. Kalabalığın içinde kendimi kaybediyorum. Meydandan aşağıya inmeden sağdaki ilk yol ayrımında Caferağa Medresesi’nde Türk kahvesi içeceğimi unutuyorum. Belki bu sıcakta oradaki serinlik; bu kalabalık ve gürültüde de oradaki sessizlik ve huzur şu an bana en iyi gelecek yer.

Tramvay yolundan aşağı ilerlerken lokantaların, hediyelik eşya satan bir sürü dükkanın önünden geçiyorum. Esnaflardan hiç alışık olmadığım kelimeleri duyuyorum; “Bem-vindo” sağa dönüp bakıyorum ve dükkanın tezgahında sergilenen gözleme açan teyzeyi görüyorum, işletme sahipleri kültürümüzü çok iyi tanıtıyorlar. “Eslen ve sehlen” hemen çaprazdaki hediye dükkanında çiniciliğin ön planda olduğunu fark etmemek elde bile değil, keşke tabelayı da ışıklı pavyon tabelaları yerine çinicilik kullanarak yapsalar. “Welcome.” Gözlemecinin yanındaki nargile kafede Manchester United-Derby County maçının yayını var, o sırada Gençlerbirliği-Trabzonspor maçı olduğu aklıma geliyor. “Bievendino, kebab!” Türkiye’nin en güzel olmayan hatta hiç güzel olmayan ama en pahalı olan adana kebapları bu dükkanda yapılıyor. Üç yıl önce bu şehre ilk geldiğimde şehre yabancıydım, aradan üç yıl geçti ve şimdi şehir bana yabancı.

Gerginliğim attığım her adımla beni daha da sinirli bir adam haline dönüştürüyor. Yolda yürüyen turiste, yoldan geçen tramvaya, tramvayda ayakta bekleyen yaşlı teyzeye yer vermeyen akranım delikanlılara, annesinin elini tutmayan çocuğa, bu sıcakta “Elimi neden tutmuyorsun?” diye sevgilisine sitem eden kadına, “Taze simitler geldi” deyip bayat simit satan simitçiye sağ kroşe atıp yere seresim var.

Kalabalığı yarıp Gülhane Parkı’nın kapısından içeri giriyorum, Hariciye Nazırı Mustafa Reşit Paşa Tanzimat Fermanı’nı okurken bu kadar insana hitap etse heyecandan ayakları titrerdi. Parka girdikten sonra sağ tarafta bulunan yoldan Topkapı Sarayı’na doğru yukarı çıkan ve yukarıdan aşağıya inen insanlar, yuvasına yiyecek taşıyan karınca sürülerini andırıyor. Sol tarafta yapay havuzun üzerine kurulmuş küçük bir köprü var. Köprü o kadar küçük ki üzerinden 2 adımda insanlar geçiyor ve bu durum insanların kendini iki saniyeliğine de olsa Gulliver gibi hissetmelerine neden oluyor. Öyle ki köprünün üzerine çıkan kişi düz durarak, uzaklara dalarak, jeneriklik bir gülümseme atarak, objektiflere doğru vücudunu belden 30 derecelik açıyla kırarak poz veriyor ve o esnada köprünün tek hakimi olduğunu haykırırcasına oradan başkalarının geçişine engel oluyorlar. Kapıdan giren çoğu insan gibi ben de sağa sola sapmadan ağaçlı yolun ortasından yürümeye başlıyorum. Asırlık ağaçlar görüyorum ama hiçbirinin ismi hakkında bir bilgim yok. Yolun iki tarafı da sarı, kırmızı, beyaz, pembe, mavi ve bunların tonları birçok çiçekle süslenmiş. Küçük yaramaz çocuklar, onlara akıllı ve uslu çocuk olmalarını söyleyen aileleri tarafından çiçeklerin arasına sokulup fotoğraf çektiriyorlar. Sonra çocuklar o çiçekleri koparıp annelerine veriyorlar, anneleri de büyük bir mutluluk yaşıyor.

Ayak sesleri, birbiri ile konuşan insanların düet yapan sesleri ve kuş seslerine eşlik eden hafif bir rüzgar ile yoluma devam ediyorum. Yolun iki tarafına da belirli mesafelerle dizilmiş banklarda oturan insanlar mesaj atıyor, gazete-kitap okuyor, telefonla konuşuyor, yoldan geçenlere bakıyorlar. Yoldan geçenlere bakan insanların çoğuyla göz göze geliyorum, “Acaba izleniyor muyum?” diye bir kuşku kaplasa da içimi, çok geçmeden yoldan güzel bir kız geçiyor ve bütün dikkatli bakışların hapsinden kurtulup özgürlüğüme kavuşuyorum. Birkaç adım daha attıktan sonra yolun solunda, ayakta duran, elleri bir başkası tarafından tutulmuş, yüzüne bakılarak konuşan, gülümsemesiyle yol boyunca dizilmiş bin bir çeşit çiçeği kıskandıran, arada dudaklarına öpücükler kondurulan Aysel. Sevgilim, Aysel, 2.5 yıldır ellerinin tek sahibi, gülümsemesinin tek doğrultusu, çilek dudaklarını öpme hakkına sahip olan tek insan ben, seni bir başkasıyla görüyorum. Katil olmamak elde değil, şu an bir katilin, bir katledilişin tohumları Gülhane Parkı’na serpiliyor.

~ ~ ~

MADDE 81-(1) Bir insanı kasten öldüren kişi, müebbet hapis cezası ile cezalandırılır. Nitelikli durumlar;

1- Tasarlayarak; burası çok kalabalık, daha öldürmeden insanlar onu elimden alabilir hatta sivil polisler durumu fark bile edebilir. O yüzden takip edip ara sokakların birinde canınızı alacağım.

2-Canavarca hisle veya eziyet çektirerek; ara sokaklara kadar takip ettikten sonra önce boynu zincirli, saçı jöleli sahte kabadayının dizlerini kırıp ardından Aysel’ime dokunan parmaklarını keseceğim. Aysel’imin gülüşüne bakan gözlerini oyduktan sonra çilek dudaklarına dokunan dudaklarını kaldırıma dayayıp kafasını ezeceğim. Aysel’ime kıyamam, orada da bırakamam. Bu saatten sonra benimle de gelmez. Bana seçme şansı bırakmadın Aysel’im, cehennemde görüşmek dileğiyle.

5275 Sayılı Kanun’un 107/2. maddesine göre mahkum, 24 yılını ceza infaz kurumunda iyi halli olarak geçirirse, bu sürenin sonunda serbest bırakılır. Hayallerimin hiçbirine ulaşamadan geçen 24 yılın ardından serbest kalma hakkım var. Daha 24 yıl dünyayı göremeden, 24 yıllık dünyasızlıktan bahsediyorum. Adalet? İçine matematik girince tüm anlamını yitiriyor. Adaletsizlik insanlar, adalet ise zengin ve şerefsizler için var.

MADDE 29- Haksız bir olayın meydana getirdiği hiddet veya şiddetli elemin etkisi altında suç işleyen kimseye, ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası yerine 18 yıldan 24 yıla ve müebbet hapis cezası yerine 12 yıldan 18 yıla kadar hapis cezası verilir. Diğer hâllerde verilecek cezanın dörtte birinden dörtte üçüne kadarı indirilir. Ben haksızlığa uğradım, aldatıldım Hakim Amca desem? Hulusi Kentmen gibi baba hakimlik yapar mısın bana?

~ ~ ~

Şu an kalabalığın sesini duyamıyorum, hafif esen rüzgarı, güneşin verdiği ısıyı hissedemiyorum, renk renk çiçeklerin kokusunu alamıyorum, ağzımda çiğnediğim sakızın tadını alamıyorum. Sadece aldatılmayı, kandırılmayı, sadakatsizliği, ihaneti görüyorum. Bal mumundan heykellerden tek farkım; içimde taşıdığım öfkem, yaşadığım hayal kırıklığım, özlediğim insanlık. Evet, benden daha uzun boylu -dünya üzerinde yaşayan erkeklerin %32’si zaten benden uzun-; evet, büyük ihtimal benden çok daha fazla parası var -yolda yürüyen herhangi bir insanın cebinde benden fazla parası olması çok olağan bir durum- ama Sütlü Türk Kahve’m ben seninle ilk tanıştığımda da boyum bu kadardı, ben senin gözlerine ilk baktığımda da parasızdım. Bunlar için mi sevmedin, aldattın beni? Tamam, gözlerim de o kadar güzel değil ama en azından sadece sana bakıyorlar, gülüşünde oluşan gamzelerine takılıp, çarpık ön dişlerinin sana ne kadar yakıştığını bir kere daha onaylıyorlar. Tamam, kulaklarım biraz kepçe ama sen bıcır bıcır sesinle konuşurken seni duymamı sağlıyorlar.

Envaiçeşit ürüne sahip mağazalar kadar karışık, %50’ye varan indirimler kadar saçma durumdayım. Araba lastiğinde uyuyakalmış kedi gibiyim, bir fark edenim yok ve birazdan öleceğim. Banka reklamlarında oynayan imam gibiyim, doğruyu savunup yanlışa teşvik ediyorum. Çamaşır makinasında unutulan tek çorabın diğer teki gibiyim, bir yarısını yolda bırakmış tek başına da işe yaramaz. “Anlat da biz de gülelim” diyen öğretmen gibiyim, sinirden ne dediğinin farkında olmayan. Düdüklü tencere gibiyim, zararsız ama patlamaya hazır. Gülhane Parkı’ndaki ceviz ağacı gibiyim…

Dünyanın durduğu saniyeler sonrası dünya kendi ekseni etrafındaki hareketine yeniden başlıyor. Öfkemi bir noktada toplayıp, şiddet katsayımı arttırıyorum. İçimde yatan seri katilin uyandığının farkındayım. Bir an önce harekete geçmeliyim, yoksa gözyaşlarıma hakim olamam. Halka açık bir şekilde cinayet işleyip, gazetelerin 3. sayfasında kendime yer bulmam artık an meselesi. Tam adımımı atıyorum ki dünyanın kendi ekseni etrafındaki hareketinin tam tersine doğru dönmeye başladığını fark ediyorum. Aysel, jöleli Süper Mario’nun ellerini bırakıp yoldan gelen bir başkasına sarılıyor, bir başka Aysel’e. Artık gözlerime de inanamıyorum. Aysel, Aysel’i Mario ile tanıştırıyor, el sıkışıyorlar. Bütün Aysel’ler Mario’ya gülümsüyor. Kıskançlığım, şaşkınlığımın bir boy önüne geçiyor. O sırada Aysel’lerden bir tanesi beni işaret edip el sallıyor. Kısa süreli durgunluğumdan sonra ben de onlara doğru yürümeye başlıyorum. Kafamda çılgın atan sorular eşliğinde yürüyor, ilk önce bacaklarını mı kırsam yoksa yüzüne sağlam bir yumruk mu atsam diye düşünüyorum. Bıcır bıcır sesiyle konuşan ve sonradan gelen Aysel bana sarılıyor ve beni diğer ikili ile tanıştırıyor.

~ ~ ~

Yıllar önce, bazı doktor ve hemşireler şehrin varlıklı ailelerinden biri ile irtibata geçiyor ve hiç çocukları olmayan bu aile ile yüklü bir bağış karşılığında, yeni doğmuş bir kız çocuğu verecekleri konusunda anlaşıyorlar. Aynı hafta sırasında doğuma giden kadınlardan bir tanesi ikiz kız çocuk sahibi oluyor, fakat doktorlar birinin ölü doğduğunu söyleyip kız kardeşlerden birini aileye teslim ediyor, anne ise diğer çocuğunun öldüğüne inandırılıyor. Bundan birkaç gün önce ise gündüz kuşağı programlarından bir tanesinde kendi öz ailesini arayan Firuze’yi gören Aysel’in annesi ise programa katılıp Firuze’nin kendi kızı olduğunu söylüyor. Firuze ve Aysel birbirlerine o kadar çok benziyorlar ki daha hiç test yapmadan Aysel ve Firuze’yi görenler durumu anlayabiliyor. Ama bilmiyorlar ki Aysel, Firuze’den daha güzel, daha tatlı.

~ ~ ~

Kısa sürelik şaşkınlık ve kaotik bir tanışmadan sonra parkta hep beraber yürümeye başlıyoruz. Az ilerde meyve satan adama yaklaşıyoruz. “Muz yer misiniz?” sorusuna kafa hareketleri ile onay aldıktan sonra adama dönüp 4 tane muz ve 1 tane bıçak istiyorum.

Muhammet Sami Karakaş

Paylaşmak güzeldir...

Sol Göz Sağ Göz Giriş Baykuş
+ kaç yapar acaba? Cevap Bekleniyor
Şifremi Unuttum
Yükleniyor...