En Kötü Günümüz Böyle Olsun

Gece Gündüz
A A

En Kötü Günümüz Böyle Olsun

“Ne yapalım bari bağışlayalım birbirimizi.”
Turgut Uyar

Serin bir Ankara gecesinde, küçük bir gecekondu bahçesinde, büyük bir erik ağacının altına kurulmuş masamızda, uzun zaman sonra gelen mutluluğumuzu kutluyoruz. Bilirsiniz, mutluluklar öyle art arda gelmez. Gelse de fark edemeyecek kadar aksiliklerle boğuşuyoruzdur kesin. Aksilikler ve ters giden şeyler genelde bir tren gibidir, bir kere o tren raydan çıkınca bütün vagonlar çoğu zaman sırayla, bazı durumlarda da birbirlerini beklemeden raydan çıkarlar. Mutluluk ise fakir mahallelerden geçen Kırmızı Mercedes gibidir. Mahallede artık hiçbir şey aynı olmayacaktır da kimse farkında değildir. Herkes Kırmızı Mercedes’in büyüsüne kapılmıştır. Bizler de Kırmızı Mercedes’in peşinden koşan kısa şortlu çocuklarızdır. Mutluluğa dokunuruz ama ellerimizin arasından kayar aslında bizim olmayan mutluluğumuz. İşte şimdi, tam olarak şuan, raydan çıkmış trenin yolcularının mahallesinden Kırmızı bir Mercedes geçmiştir. Yavaş yavaş, salına salına…

Kırmızı Mercedes geçen dar sokakların kısa şortlu, yırtık pantolonlu, yaralı dizli çocuklarıydık bir zamanlar ben, Nedim, Cemal ve Sefa. Bakmayın şimdilerde fiyakalı muhabbetler edip, Saba Tümer Kahkahası attığımıza. Zamanında hıçkıra hıçkıra ağladığımız, birbirimizi ağlattığımız çok günler oldu. İlhan Mansız gol atınca hep beraber sevinmiştik ama 6-0 biten maçın ardından aylarca konuşmamıştık birbirimizle. Bakmayın şimdi kurulu masanın şıklığına ve doluluğuna, zamanında ekmek arası cips yiyen insanlardık. Siz hiç yemediniz mi? Denedikten sonra bir daha konuşalım isterseniz bu mevzuyu.

Kadehlerimizi kaldırıp hafif efkarlı epey mutlu bir şekilde ‘Sevemedim Karagözlüm’ şarkısını söylüyoruz. Belki yanımızda Senem, Büşra ve İrem olmasa yan komşularımız bizi maç izleyip tezahürat yapıyor sanabilir. Bir Belkıs Özener gibi imdadımıza yetişiyor İrem güzel ve zarif sesiyle. Sonra Sefa başlıyor belki de hiç başlamaması gereken sesiyle, hem de bir tribün lideri edasıyla:

“Yalvarırım ne olur
Başka birini sevme
Ben sensiz yaşayamam
Benim gözüm sende”

Şarkılar, kahkahalar, gülümsemeler, sevdikçe güzelleşen hayat, sevildikçe anlam kazanan varlığımız… “En kötü günümüz böyle olsun!” dedi suratındaki sırıtışla Cemal kadehini kaldırırken. Belki aynı ifadeyle, aynı hislerle kaldırdık hepimiz kadehlerimizi Cemal’e doğru, birimiz hariç, Nedim hariç… Hepimiz kadehimizi kaldırdık ama Nedim kaldırmadı. Nedim kadehini kaldırmadı. Nedim’e baktık. Sahi neden kaldırmadı Nedim kadehini? Nedim kadehini niçin kaldırmamıştı? Nedim kaldırsana lan şu kadehini! Kaldır o kadehi bizimle beraber Nedim. Nedim kaşlarını çatmış bizlere bakıyor. Elini masaya vurup kalktı Nedim.

“Neden en güzel günümüzde kötülüklerden bahsediyoruz abi? Birkaç saat kötülüklerden bahsetmesek olmaz mı?”

Nedim en küçüğümüz, en duygusalımız, en tez canlımız. Nedim’in hiç kardeşi yok. Nedim’in annesi, Nedim daha 6 yaşındayken evi terk etmiş. Neden gitmiş? Henüz Nedim de biz de bilmiyoruz. Çünkü Nedim daha babasına soramadan, babası da Nedim’i terk edip yurt dışına gitmiş. Babaannesi kendi büyüttüğü 7 çocuğundan sonra Nedim’i de kollarına, sofrasına, bayram sabahlarına almış. Aslında Nedim, babaannesine bir nevi piyangoymuş. Onun yalnızlığına, yorgunluğuna ilaç gibi gelmiş Nedim. Nedim büyümüş, büyürken de büyük kavgalar, kötü bir okul hayatı geçirmiş. Ama gün geçtikçe yaşlanan, yorulan, hastalanan babaannesini doktora götürmüş, ilaçlarını almış, Pazar-manav alışverişini yapmış, perdelerini takmış. Biz sokaktan eve girmezken aslında Nedim kocaman bir adammış.

Nedim ve Cemal hiç anlaşamazlar. Biz küçükken de durum böyleydi. Nedim bizden sonra okula başlamıştı ve okulda bir kural vardı. Abiler, kendinden küçüklerle oynamaz. Okuldayken ne kadar kurala uysak da mahalleye geçince şartlar hepimiz için aynı olurdu, Cemal bize yaptığımızın yanlış olduğunu söyleyene kadar. Ve nasıl oluyorsa az önce gol atması için asist yaptığım Nedim bir anda oyun dışında kalıyordu. İşte belki de sırf bu yüzden Nedim ve Cemal yıllardı anlaşamıyordu. Ve şimdi hayatı hep kötü günlerle geçmiş Nedim’e, güzel bir günde, kötü günlerden bahsetmişti Cemal.

Cemal afalladı. Kadehi kaldıran eli havada asıl kaldı adeta. Yüzündeki gülümseme acıklı bir hal aldı. “Ne diyorsun lan sen?” dedi oturduğu yerden kalkmadan, Nedim’in öfke dolu bakışlarına korkak korkak bakarak.

Cemal en yaramazımızdı, en kıskançtı. Eğer kendini beğenmişlik, olimpiyatlarda bir spor dalı olsaydı, altın madalyayı ülkemize kesinlikle Cemal getirirdi. Cemal başarılı değildi, hiçbir konuda da asla başarılı olamadı. Ama herhangi bir konuda kendinden daha başarısız birini buldu mu sürekli ezerdi. Bir tek seveni vardı ve nasıl olduysa o da Büşra’ydı.

Nedim Cemal’e bir sağ kroşe attı. Cemal oturduğu sandalyeden yere ani bir iniş gerçekleştirdi. Hepimiz bir kere daha şaşırdık. Bu kez şaşırmayan biri vardı, Cemal. Ayağa kalkıp bir sol aparkat patlattı Nedim’in suratına. Nedim yere düştü. Cemal, Nedim’in üstüne çıkıp suratını yumruklamaya başladı. Sanki yıllardır öfkeli olan Nedim değil de Cemal’miş gibiydi. Cemal bir düşmanını döver gibi yerde yatan Nedim’i yumrukluyordu. Sefa ve ben Cemal’in üzerine atlayıp Cemal’i Nedim’in üzerinden aldık.

Sefa, ben ve Nedim şimdi yerimizden kalktık, ama Nedim kalkmadı. Herkes ayaktaydı ve Nedim yerde eli yüzü kan içinde yatıyordu. Bir de boynuna saplanmış bir bıçak vardı, Cemal’in yumruk attıktan sonra masadan aldığı bıçak. Hepimiz şaşkındık, sadece Nedim’e bakıyor, birbirimizle göz göze gelmekten kaçınıyorduk. Sefa doktordu. Bir şeyler yapması gerektiğine inanarak O’na döndük. O hala Nedim’e bakıyordu. Nedim hala yerde cansız bir şekilde yatıyordu. Büyük ihtimalle o şekilde yatmaya uzun bir süre daha devam edecekti. Sezar gibiydi Nedim. Kendini en güvende hissettiği yerde, en güvendiği insanlardan biri tarafından bıçaklanmıştı.

Cemal, az önce öldürdüğü Nedim’in başına gitti. Oturdu. Ağlıyordu. “Ben” diyordu “Allah’ım ben ne yaptım.” Kafasını kaldırdı, göğe baktı. Bir katilin pişmanlığını yaşaması mı gerekiyordu? “Ben ne yapacağım şimdi?” diye ağlamaya devam ediyordu. “Bencil değilim.” ve “Ben bencil değilim.” diyen iki insan arasındaki fark nedir? “Bencil değilim” diyen bencil değildir ama “Ben bencil değilim.” diyen insan kendini çoktan ele vermiştir.

Sefa soğukkanlılığını koruyordu ya da çoktan hayattan soğumuştu. Senem iki elinin arasına aldığı saçlarını çekiştiriyordu. İrem gözyaşları içindeydi. Korkudan ve üzüntüden kendinden geçmişti. Nedim için sela verdirmekten başka çaremiz yoktu ama hala İrem’i kurtarabilirdik. İrem mahallemizin tek kızıydı. Bizimle neredeyse hiç oynamadı İrem. Erkeklerle oynamasına izin vermeyen bir babası ve erkeklerle oynamasın diye görevlendirilen bir annesi vardı İrem’in. Annesi ile bakkala giderken biz top oynardık ve İrem yere bakardı annesinin elinden tutup yürürken. Ve şimdi annesinin elinden tutup, yere bakarak yürüyen İrem, kimse ellerinden tutmazken Nedim’in kanlar içerisindeki cesedine bakıyordu. Büşra da ağlıyordu ama bir anda gözyaşlarını sildi. Burnunu çekti. Güzel kaşlarını çattı. Evet, Büşra’nın güzel kaşları vardı. Hani derler ya “Yay gibi kaşları var.” diye, işte Büşra’nın da yay gibi kaşları vardı. Dut ağacının dibinde duran kesere baktı Büşra. Ve oraya doğru hamle yaptı. Eline keseri alıp Nedim’im başında diz çöküp ağlayan sevgilisi Cemal’in kafasına vurdu. Sonra bir daha vurdu. Cemal’in tek seveniydi belki ama demek ki O da artık sıkılmıştı Cemal’den. “Yeter ulan!” dedi “Senden çektiğim yeter!”

Nedim’in üzerine cansız ve kafası parçalanmış bir şekilde yığıldı Cemal. Büşra’nın sevgilisi Cemal için özene bezene yaptığı makyajına, Cemal’in kanı sıçramıştı. Belki Cemal ölesiye sevmemişti ama Büşra’nın öldüresiye nefret ettiği kesindi. İrem hala ağlıyordu. Senem hala güzeldi. Büşra, nefes nefese dişlerini sıkıyordu. Elindeki keseri yere dayayarak eğildi. Şimdi nefesine acı bir hıçkırık kaçmıştı, saçları da kan kırmızısı olmuştu. Büşra aramıza Cemal sayesinde katılmıştı. Henüz 9-10 aydır tanıyorduk Büşra’yı. Nasıl olurda Cemal’in sevgilisi olur diyordum kendi kendime. Hem güzeldi, hm kibar, hem de akıllı. İnsanların gözünün içine bakınca psikopat olup olmadıklarını anlayacak kadar tanımıyordum henüz insanları. İnsanların beni ne kadar tanıdıklarından da emin değildim.

Şimdilerde sessiz ve bir o kadar da sakinim. Ama geçmişim de deli doluydum. Heyecanlıydım. Hayallerim vardı. Bütün oyunları ben kurardım, kim başı derde girse ilk bana sorardı, kim ağlayacak bir omuz arasa gelir omuzlarımı sırılsıklam yapardı. Eskiden bu kadar yalnızlaşacağım hiç aklıma gelmezdi. Hatta gittikçe kalabalıklaşıyordum. Paylaşılamadığım zamanları da hatırlarım. Ama sonra ne olduysa, nasıl olduysa bir anda kocaman olmuş dünyada, yapayalnız kalmıştım. Atari oyununda zor bölüm gelince “Getir ben geçeyim” diyen abim evlendikten sonra ortalarda pek yoktu. “Seni seviyorum, sensiz yapamam.” diyen sevgililerim oldu. Şimdi hepsi de başkalarını sevip başkalarının yanındaydı. Ve bensiz de çok güzel yapıyorlardı. Sonra “İyi ki varsın” diyen Handan vardı. En yakın arkadaşımdı. Ben iyi ki vardım, ama Handan artık yoktu. Handan aşık olmuştu ve her aşkın kaderinde unutulan birileri vardı. Bir de herkes gibi benim de kardeşimden öte dostluklarım vardı. Hoş, abimden başka kardeşim yoktu. Hatta artık abim de yoktu. Bir insan yalnız olduğunu ne zaman anlar biliyor musun sayın okur? “Canım çok yanıyor lan. Böyle boğazıma, kalbime bir şey oturdu nefes alamıyorum.” diyecek birini bulamadığı zaman. Bir de “Çok seviyorum lan. Öyle güzel bakıyor ki gözlerimi kırpmamak için göz kapaklarımla savaşıyorum.” diyecek kimsesi olmadığı zaman.

“BUM!!!”

Sefa, neresinden çıkardığını bilmediğim bir tabanca ile Büşra’yı vurmuştu. Galiba herkes çıldırıyordu. Büşra küçük bedeniyle olduğu yere yığıldı. Büşra da ölmüştü. Geri kalan hikayemizde Büşra’ya da yer yoktu. Sefa ile göz göze geldik. İrem bayılmıştı. Sonra Sefa, Senem’e baktı. Senem de bana baktı. Gözlerimizle “Elim sende” oynar gibiydik.

“Bütün doktorlar hayat kurtaracak diye bir şey yok. Bazısı da insanın canını alıyor.” dedi Sefa.

Sefa hep Neşe Teyze’nin oğlu olarak anıldı hepimizin evinde. Sefa komşunun başarılı çocuğuydu. Ben okuma-yazma bilmezken Sefa çarpım tablosunu biliyordu. Ben meslek lisesinde okudum, Sefa Anadolu öğretmen lisesinde. Öğretmen olur diye umut ettik hep ama tıp fakültesinde okudu Sefa. Doktor oldu. Şimdi de uzman olmak için aylardır çalışıyordu. Ama soğukkanlı bir katil olmuştu. Sefa’nın eli titremiyordu. Hatta Büşra’yı vururken bile titrememişti.

“Tam kalbinden vurdum.” dedi. Ölüm bile Cemal ve Büşra’yı ayıramamıştı. Hatta Cemal centilmenlik yapıp önden gitmişti.

Senem Sefa ile konuşmaya başladı. Senem konuşurken hepimiz susardık. En çok ben susardım. Kelimeleri teker teker seçer, kendine has güzel sesiyle beni benden alırdı Senem. Hala da almaya devam ediyordu. Senem’i en çok ben tanırdım. En iyi de ben tanırdım. Beni de en iyi Senem tanırdı. Senem benim çocukluğumdu. Sonra ergenliğim, yetişkinliğe geçiş evrem ve yetişkinliğim. İlk tanıştığımızda ikimiz de çocuktuk. Senem yetişkin bir çocuktu. Mesela Senem çok küçük yaşta en yakınına nefret etmeyi öğrenmişti. Acımasızlığı, terk edilmeyi çok küçük yaşta öğrenmişti Senem. Senem’in de benim de hayallerim vardı. Senem’in hayalleri sağlam bir şekilde ayakta kalmak üzerine benim hayallerim ise ayaklarımın yerden kesilmesi üzerineydi. Ben uçmak istiyordum, Senem ise ip üzerinde yürümek. Bütün hayatım Senem’e yetişmeye çalışmakla geçti. Sonra Senem’e yetiştim. Senem koşmayı hatta yürümeyi dahi bırakmıştı. Biraz dinlenip ters istikamete doğru koşmaya başlayacaktı. Ben ise koşmaya öyle alışmıştım ki Senem’in yanından geçip gitmiştim. Yine de her şeye rağmen beraberdik. Güneş doğarken, en tepedeyken, batarken ve bir Avustralyalının kelini ısıtırken de beraberdik Senem’le. Ben Senem’i seviyordum ama Senem beni seviyormuş gibi bile yapmıyordu. Buna rağmen beraberdik ve aynı hayalleri kurmaya başlamıştık. Sonra bir gün mutsuz olduğunu söylemişti Senem. Beni sevmediğini söylese bu kadar üzülmezdim. “Ben mutsuzum” demişti. Benim mutsuzlukla aram iyi değildi. İkili ilişkilerde mutsuz bir taraf varsa mutsuzluğun sebebinin saklanmasına gerek yoktur. Mutsuzdu Senem. Mutluluğu bulmak için gitmişti. Ne istediğini biliyordu ama ne zaman istediğini bilmiyordu. Sonra ben de Senem’im bıraktığı yerde kalamadım. Şimdi tekrar bana “Git” dese giderdim ama “Gel” dese nasıl yapardım bilmiyordum.

Senem konuşa konuşa Sefa’nın elinden silahı almayı başardı. Artık bir ceset daha görmeyecektik O’nun sayesinde. Sefa ağlamaya başladı. Silahı verir vermez soğukluğu, buzu çözülmeye başladı. Dizlerinin üzerine çöktü. Hüngür hüngür ağlıyordu. Gidip teselli etmek, boynuna sarılmak istedim. O arada Sefa’nın sesi kesildi. Senem silahı Sefa’ya doğru doğrultmuştu.

“Büşra iyi bir kızdı.” dedi Senem.

“Ama artık bu hikayede yeri yok.” dedi Sefa.

“BUM! BUM!”

Sefa da kanlar içinde yatıyordu. Senem her zaman olduğu gibi ciddi ve sertti. O’da tıpkı Nedim gibi, Cemal gibi, Büşra gibi, Sefa gibi içinde biriktirdiği bütün kinini iki el ateş ederek atmıştı. Umarım öyle olmuştu, olmalıydı. Gözlerini süzüp önce bana sonra yerde yatan İrem’e baktı.

“İrem olmaz.” dedim.

“İrem’i burada bırakmak zorundayız.” dedi.

Bana döndü. Yıllar sonra yeniden, bile isteye birbirimizin gözünün içine bakıyorduk.

“Gitmeliyiz, kalk!” dedi.

Senem’i affedemezdim. Beni bırakıp gitmişti. Hem benim mesafelerle de aram iyi değildi.

“Seninle gelemem Senem. Bu saatten sonra olmaz.” dedim.

Silahını suratıma doğrultu. Yine ciddiydi. Yine beni seviyormuş gibi bile yapmıyordu. Hala mutsuzdu.

“Saçmalama gitmek zorundayız. Seni arkamda bırakmak istemem.” dedi.

Açık açık beni tehdit etmişti. Beni arkasında canlı olarak bıraksa koşup O’na yetişeceğimi biliyordu. Bu şekilde saklanamaz hatta çok uzağa gidemezdi. Tek çözüm beni de öldürmekti. Ve bu ihtimal beni korkutmuştu. Senem’im kollarında ölmeyi kabul etmiştim, karşısında ölüp bir başka cesedin üzerine düşmek buna dahil değildi.

“Benim mesafelerle ve terk edilişle aram iyi değil Senem.” dedim.

Senem gözlerimin içine kötü kötü bakarak parmağını tetiğe götürüyordu.

“Ne yapalım bari bağışlayalım birbirimizi.” dedim.

Ayağa kalkıp bahçeden dışarı çıktık. İrem, dört cesedin arasında baygın halde yatıyordu.

 

Devam Edecek…

Muhammet Sami Karakaş

Paylaşmak güzeldir...

Sol Göz Sağ Göz Giriş Baykuş
+ kaç yapar acaba? Cevap Bekleniyor
Şifremi Unuttum
Yükleniyor...