Bana Bir Hikaye Yaz

Gece Gündüz
A A

Uzun bir sürenin ardından yeniden buluştuk. Hayat bazen böyle yapıyor. Yanından ayrılmadığın, her anını beraber yaşadığın, her şeyini paylaştığın insanlarla uzun süre görüşememeye başlıyorsun. İlk başlarda ağır geliyor, kaldıramıyorsun ama yaşlandıkça anlıyor insan, doğanın kanunu bu. Ya da biz hayatın öyle bir elbise giydiğine inanıyoruz. Her neyse. Oturduk. Her zamanki gibi Türk kahvesi söyledim. O da portakal suyu istedi.

“Özlemişim biliyor musun? Ne zamandır görüşmüyoruz. Biliyorum biraz ihmal ettim.”

“Olur öyle arada. Nasılsın?”

Evet, çağımızda umursamamanın kibarcasıdır ihmal etmek. Argodaki anlamı ise sallamamaktır. Halk dilinde de boş vermek diyebiliriz.

“İyiyim koşturuyorum öyle ya sen nasılsın?”

“Bıraktığın yerden fazla öteye gidemedim. Ben de iyiyim yani.”

Cümle içerisinde “ya” kullanmadığım zamanlar ciddi bir konuşma yapıyorum demektir. “La” demediğim zamanlarda da çok kasılıyorumdur mesela. Yani müzikle uğraşanlar pek anlamaz ama Ankaralılar kesin anlayacaktır ne demek istediğimi.

“Aslında seni görmek çok iyi oldu biliyor musun?”

Kafa sallamam mı gerekli? Gülümsemeyi becerebilir miyim peki? “Aynen ya” desem bu sorunu çözeriz bence.

“Aynen.”

“Akif’ten ayrıldım.”

“Olur öyle arada. Neden ayrıldın?”

“Anlaşamıyorduk. Artık eskisi gibi değildi. Elma, armut. Kahve de çok güzel değil. Yalnız havalar acayip sıcak. Ya evde yoksan? Haksız mıyım sence?”

Evet, soru işaretini duyduğun an dinlediğini belli etmelisin. Evet, kötü bir adamım ve arkadaşımı dinlemiyorum. Dinlemeye değer bir şey var mı? Bence zihnimden geçirdiklerim bile daha önemli.

“Haklısın tabii ki. Bir yerden sonra zorlamamak lazım.”

Sen çok zorluyorsun maalesef. Bunu yüzüne bir daha söylemeyeceğim elbette. Eskiden olsa söylerdim daha da fazlasını.

“Ben de öyle düşündüm ama bilmiyorum tabii ki. E sen neler yapıyorsun bakalım?”

“Hikâye yazıyorum ben de. Can sıkıntımı alıyor. 10-15 tane de okurum var. O da bana yetiyor.”

“Ben de denk geldim hikâyelerine birkaç kez.”

“Okuyor musun?”

“Evet.”

“Beğendin mi peki?”

“Yani. Başlangıç olarak iyi. Aslına bakarsan çok fazla süslüyorsun cümleleri. Akıcı bir dilin var ama hikâyelerin bir yere gitmiyor.”

“Mesela? Yani merak ediyorum ve eleştirileri dinlemeyi de çok seviyorum.”

“Şu şemsiyeli olan. Yani çok uzun. Çok fazla betimliyorsun. Çok fazla anlatıyorsun. Direkt anlatsan olmaz mı?”

“Çocuk kadının şemsiyesinin altına girdi. Kadınla beraber yürüdüler. Sonra aşık oldular. Oldu mu?”

“Yani. Bilemedim şimdi. Bana da bir hikâye yazsana.”

“Nasıl yani?”

“Başkahramanı ben olayım. Sen de bir hikâyenin içine al beni.”

“Süslü cümlelerden kaçınmaya çalışacağım.”

“Anlaştık.”

Dudaklarımı birleştirip, dünyanın en kötü oyunculuk performansı ödülünü alabilecek sırıtmamı yaptım.

***

Birkaç gün sonra yeniden buluştuk. Ben yine Türk kahvesi söyledim. O da Latte istedi. Bu kadar kısa süre içinde görüşebildiğimiz için çok da mutluyduk. O kadar mutluyduk ki akıllı telefonlarımızdan yazdığımız mesajların arkasına “smile”ler koyuyorduk.

“Akif aradı dün gece. Çok pişmanmış, görüşelim falan dedi.”

“Sen ne dedin?”

Ne diyebilirsin?

“Olur dedim. Bu akşam buluşacağız ama kararım kesin yeniden başlamayacağız. O defter çoktan kapandı.”

Eminim kesindir. En çok da bu kararlılığını seviyorum zaten. Yalnız ikimizin de kararlılığı aynı anlamda kullandığımız yönünde şüphelerim var.

“Aferin. Öyle ol tabi. Yine de çok şey yapma, bir oturun konuşun.”

“Yok ya bitti o iş. E hikâyeyi n’aptın yazdın mı?”

Cebimden çıkarıp hikâyeyi uzattım. Eline aldı ve okumaya başladı.

HANDAN İLE LEVENT
Handan ile Levent uzun yıllar birbirlerine arkadaşlık etmişlerdir. Handan Heybeliada’da, Levent ise Büyükada’da oturmaktadır. Levent, Büyükada’dan hiç çıkmamıştır. İlköğretimini Şehit Murat Yüksek İlköğretim okulunda, lise eğitimini ise Hüseyin Rahmi Gürpınar Lisesinde tamamlamıştır. Lise eğitimini tamamladıktan sonra babasının restoranında çalışmaya başlayan Levent, boş zamanlarını da balık tutarak ve kitap okuyarak geçirmektedir.

Handan ise ailesinin biricik kızıdır. Heybeliada’da yaşayan anneannesini sürekli ziyaret eder. Yıldız Teknik Üniversitesi’nde Mimarlık okuyan Handan, hafta sonu tatillerini Heybeliada’da ve Büyükada’da değerlendirir. Handan’a göre hayat; yeşil ve mavinin buluşması ile başlamıştır.

Handan’ın kahverengi gözleri vardır. Handan’ın çok güzel kahverengi gözleri vardır. Handan’ın kocaman, çok güzel kahverengi gözleri vardır. Handan’ın kocaman, çok güzel kahverengi gözlerinin kuyruğunda beni vardır. Handan’ın gülerken belli olan gamzeleri vardır. Handan’ın ağlarken gözyaşlarının toplandığı gamzeleri vardır. Handan’ın siyah, düz saçları vardır. Bir de Handan’ın siyah, düz saçlarını arkaya atışı…

Levent sıradan bir adamdır. Ne karakteristik bir yüzü ne de özel bir yeteneği vardır. Toplu çekilen fotoğraflarda annesi bile ilk seferde bulamamıştır oğlunu. O denli sıradan, o denli standart bir insandır Levent. Kulak tırmalayan sesi dışında kendine has bir özelliği yoktur.

Handan, Levent’i görmek için sürekli Büyükada’ya geçer. Dedesinin yakın arkadaşı Balasi, Handan’ı Heybeliada’dan Büyükada’ya eski bir balıkçı teknesiyle götürür. Levent ve Handan birbirlerini çok seviyorlardır. Ama bundan birbirlerine pek bahsetmemişlerdir. Hatta ne Levent ne de Handan dostlukları bozulmasın diye birbirlerine bu konuda ses çıkarmazlar. Levent de istemeden bazen Handan’ın kalbini kırar. Kalbi kırılan Handan, teknenin yanında her daim bekleyen Balasi’nin yanına gelir ve tekneyle hemen Heybeliada’ya geçerler.

Heybeliada Handan için kafayı dinleme yeridir. Huzurun bilinen tek adresidir. Handan canı ne zaman sıkılsa Heybeliada’ya gelir. Levent ne zaman canını sıksa tekneye atlar ve Heybeliada’ya gelir. Düşünür, taşınır, arada gözyaşı döker. Denize girer, tekneyle açılır. Teknede kendi kendine konuşur. Anlatır bütün dertlerini; Levent’i nasıl sevdiğini, Levent’in kendisine nasıl davrandığını anlatır. Bu sırada başka bir tekneyle Balasi de Handan’ı izler, kollar. Sonra Levent ve Handan barışmak isterler. Levent özür diler. Bazen de Handan haksız olduğunu düşünür. Atlar Balasi’nin teknesine ve karşıya geçer. Levent, Handan’ı sahilde bekler. Handan tekneden iner ve koşarak Levent’e sarılır. Teknenin üzerine kuşlar konarken Levent ve Handan el ele gözden kaybolurlar.

***

“Neden Handan?”

“Handan güzel bir isim çünkü.”

Adının hayali de olsa bir başkası ile yan yana gelmesini hazmedemiyorum.

“Bence de güzel bir isim. Hem biraz da nostalji olur. Peki ya Levent?”

“O da güzel olabilir. Hikayeyi kurgularken Levent Metro durağındaydım.”

“Beğendim güzel olmuş. Yani biraz klişe aslında ama beğendim.”

“Beğenmene sevindim. Ben pek beğenmedim zaten. Hatta hiç beğenmedim. Klişelerden klişe beğendim bu hikâyeyi yazarken.”

Çok iyi bir yazar olmadığımı biliyorum. Hatta yazar bile değilim. Yazar olmaya çalışan kabiliyetsiz bir adamım. Olsun belki bir gün benim hikâyelerim de dilden dile anlatılacak diye umut ederek yazıyorum işte.

“Aslında kafamı kurcalayan bir şey oldu.”

Ağzının ucuna gelen kelimeleri dışarı çıkarmak istiyor ama bir yandan da utanıyordu. Konuşacaktı. Bekledim. Gözlerinin içine baktım ve bekledim.

“Bu hikâyede sen de var mıydın?”

“Evet.”

Etraf buz kesmişti. Ben Türk kahvemi yudumladım. O Latte’sine dokunmadı.

“Balasi’nin teknesi bendim.”

Muhammet Sami Karakaş

Paylaşmak güzeldir...

Sol Göz Sağ Göz Giriş Baykuş
+ kaç yapar acaba? Cevap Bekleniyor
Şifremi Unuttum
Yükleniyor...