Kambur

Gece Gündüz
A A

Kambur

“Şairim
Zifiri karanlıkta gelse şiirin hası
Ayak seslerinden tanırım
Ne zaman bir köy türküsü duysam
Şairliğimden utanırım.”
Bedri Rahmi EYÜBOĞLU

Çok ani verdim kararımı. Bizim sokağın başında her türlü leşliği yapan ciğersiz adamların, laf olsun diye, çınar altında önüne iki tabure bir masa sallayıp işlettiği bir mekândaydım. “Ali” dedim, “Bırakacağım okulu, baba yadigârı kamyoneti alırım altıma, kalem tutacağına direksiyon tutsun elim” dedim. Ali sustu. Çelimsiz, ne giyse omuzlarından dökülen ayaklarından akıp giden, yazları tarlada, bahçede çalışmaktan teni kavruk, elleri nasırlı bir çocuktur. Gözlüklerini indirip üzerinden baktı bana, gözü pek kesmedi bu mevzuyu, memleketten çoban babasının gönderdiği kıt kanaat harçlıkla zar zor çıkarıyordu ayı. Yedi çocuğun sonuncusu Ali, babası oğlu üniversite kazanınca altmış küsur yaşına bakmadan giymiş sırtına çoban abasını düşmüş yollara, bu fedakârlığın altında ezildikçe, omuzları çökmüş Ali’nin, bu yüzden her giydiği dökülür üzerinden. Minnet borcu yüklediği omuzlarının daimi görünüşüdür. Tek derdi okulu bitirmekti. Bitirsin. Kalktım, “Zaman kaybetme oğlum Haydar” dedim. Hem, üç yılda anamın zoruyla kazandığım okulu bitirsem ne olacaktı? Aldım ehliyeti düştüm yollara. İstanbul-Ankara, İstanbul-Hakkari, İstanbul-Mardin… Mekik dokuyup durdum. İnsan o zaman anlıyor. Yol gitmek, dert dokumakmış, ilmek ilmek. Kamburuna yuva kurmakmış sırtında. Ellerinden evvel sırtının nasır tutmasıymış. Bildim.

Ben okulu ve sistemi kendimce cezalandırıp sırtımı dönmüşken, Ali ile bağımız hiç kopmadı, vefalı çocukmuş, aramızdaki iki yaşa rağmen “Ağabey” derdi. Bir “Ağabey” derken, on ağabeyi sürüklerdi peşinden, öyle içten.

Sözleşmişiz, şubatın bilmem kaçı gidip çınar altında çay içeceğiz. Hava soğuk, tutturdu, “Ağabey dışarıda içelim çaylarımızı.” Öyle mahcuptur her daim, taşa otursa bin kez özür diler taştan, kimseden bir şey rica etmez. Minnet borcunu kendine yükler ancak kimseye yük olmaz, olmak istemez. Oturduk söyledik çayları, bekliyoruz. Ali titriyor, sanıyorum soğuktan. Oysa önceleri, “Ağabey bizim memleketin kışları çetindir, örselemez beni hiçbir soğuk kolay kolay” derdi. “Zamanla değişiyor insan demek ki” diye geçirip, bir çırpıda atıyorum aklımdan.

İki sohbet ettik. Hukuk okumanın haklı gururuyla memleket meselelerini devirdi masaya, anlatıyor, anlattıkça dilinin altında çevirip durduğu kelimeler düşmekten korkarcasına kıvranıyordu. Ali sözcükleriyle kıvranırken çaylarımız geldi. Şekeri en evvel onun bardağının yanına bırakan garsona bir ufak ters bakış atıp, benim bardağımın yanına itti. Daha önce de önceliğini bana verdiği birçok şeye denk gelmiştim. “Ağabey, bizim oralarda büyük dururken yemeğe kimse uzanmaz, suya, tuza dokunmaz” derdi. Yadırgamadım bu hareketi. Belinden tutmuşum bardağı, bir yandan elimi ısıtıyorum, bir yandan çay soğumadan bitirme telaşındayım. “Ağabey” dedi. Nihayet dökülmeye niyetlenmişti. “Geçen yazdan beri gitmedim, bu sefer yoldaşın olsam, beni de taşır mısın memleketime?” dedi. Meğer onca titreme soğuktan değilmiş. Mahcubiyetini, istediğini dile getirmeden evvel yaşamanın telaşıymış. “Yok” demedim, biraz da kızdım tabii, canımı isteyecek kıvamda bir mahcubiyetle durup, bunu istemesine. Dostluğun getirdiği mesafesizlik ve rahatlıkla, birkaç küfrü döktüm masaya. Üç gün sonrasına yola çıkarız diye kararlaştırıp, ayrıldık.

Üçüncü günün sonunda sabah bir açtım kapıyı, Ali bekliyor, uyuyamamış heyecandan, erkenden gelmiş. Kahvaltımızı bir çaya, iki zeytine, bir dilim ekmeğe sığdırıp İstanbul’un ucundan tutmaya başladık Hakkari’nin yolunu. Hava buza kesmiş, yollar da, şubatın ortasındayız ama memleketin değil, doğuya gittikçe iğne iğne batıyor soğuk. Yollar bozuk, kamyonun camından baksan görmüyorsun ucunu dağın, öyle engin. Virajlar keskin. Eskiden devletin ulaşamadığı yerler bozuk ve yaşanmaz zannederdim, şimdilerde tersine dönmüş çürütülmüş bir tezdi. Radyoda bir köy türküsü, Bedri Rahmi’yi şairliğinden utandıracak türden. Usul usul sızıyor kulaklarımıza, Ali eşlik ediyor, pek güzeldir sesi, hiçbir zaman güzel olduğuna inandıramasak da yanık türküler söylerken, biri burnunu çeker, öteki sigara yakar, herkes bir köşesinden tutardı kendi efkârının. Derken heybetli bir gürültü kesti radyonun sesini, kalem tutmayan elim direksiyondan da caydı, tek hamlede açılıp savruldu. Sağıma bakıyorum Ali yok. Çığlık çığlık bağıracağım sesim yok. Gözlerimin beni mağlup etmesi çok sürmedi, kapandılar. Açtığımda hastanedeydim. Sağıma baktım Ali hala yok. Sesim var ama sesimin kıymeti yok.

Ali, kimsenin omzuna yük olmadan yaşamak isterken benim en büyük yüküm oldu. Kamburumun yarısı dünyaysa, yarısı Ali’dir.

O şubattan sonra bahar görmedim, öyle öyle çok zamanı eskittim, tabii kendimi de, yollardan hiçbir şey katamadım kendime, yol hep aynı, gitmeye meyyali arttıran bir güzellikte.

Mizgin Bulut

Paylaşmak güzeldir...

Sol Göz Sağ Göz Giriş Baykuş
+ kaç yapar acaba? Cevap Bekleniyor
Şifremi Unuttum
Yükleniyor...