Sana Ne!

Gece Gündüz
A A

Her saniye artan yağmurun altında, sığınacak bir yer ararken şırıl şırıl sular akan bir merdivenin altında küçük bir kapı gördüm. Hızlı adımlarla kapıya ilerlerken merdivenin altında, merdiven ve zeminin arasında sıkışmış, yazıları eğik bir tabela fark ettim. Elimi uzatıp tozun üstüne konmuş su damlalarını bir çırpıda sildim. “Gustova Usta” yazıyordu, kısık bir sesle okudum. Devamını, yağmurdan damla damla leke tutmuş gözlüklerimden dolayı gözlerim seçemiyordu. Burası neresiydi?

Merdivenin altına doğru ilerlerken bir çift ayakkabı dikkatimi çekti. Almak için eğildiğimde, kapı yavaşça açıldı. Karşıma saçları dağılmış, sakalları boya lekelerinin hatıralarıyla süslenmiş, üzerinde yamalanmış bir pantolon ve kareli gömleğini kapatan önlüğünü giymiş bir adam çıktı. “Ne yapıyorsun burada evlat.” dedi, kısık ama insanın içini ısıtan ses tonuyla. Sadece yağmurdan dolayı bu merdivenin altında olduğumu söylememe fırsat vermeden, “Çok ıslanmışsın, gel biraz kurulan, çayımı da iç sonra gidersin yoluna.” dedi. Gözlerinin içi huzur verici güzellikte gülen adamın teklifini kabul edip içeri yavaş adımlarla girdim. Tek bir oda vardı. Bir masa (üstünde ayakkabı çizimleri), bir yatak, küçük bir ocağın üzerinde de bir çaydanlık… Bunları incelerken aklıma gelen ilk soruyu sordum: Tabelada yazan Gustova Usta siz misiniz? “Evet evlat,” diye başladı ve “Gel şöyle otur, çayını da getireyim.” diyerek sözlerini bitiriverdi. Zahmet vermek istemediğimi belirtmek isteyecek bir yüz ifadesine bürünemeden, “Ne zahmeti, sen benim misafirimsin.” dedi. Şaşkınlığımı gizleyemeden, “Çok fazla insanla tanıştığınız belli.” dedim. “Bir zamanlar tanıştım ama artık yalnızım ve huzurluyum.” dedi. Yalnızlıkta huzuru bulan bir insana, birçok soru sorulabilirdi ama ben tek bir soru sormayı tercih ettim; “Size yalnızlığı sevdirecek ne yaptılar, kim yaptı?” diye sordum. Çayımı getirdikten sonra, odanın kenarındaki ayakları sağlam olmayan sandalyeyi yanıma çekerek oturdu. Anlatmaya başlamadan önce çayından bir yudum aldı daha sonra anlatmaya başladı:

“Evlat, kar yağan bir gecenin soğuğuna aldırmadan dışarı çıktım. O gün konuşmak için sıcak bir insan aramak, her insanın yapmak isteyeceği şeydi. Yürürken birçok insan gördüm; en güzeli de geçti en zengini de… Aradığımı bulamadan eve dönüyordum. Bir anda ne istediğimi düşündüm; ben kimim, kimi istiyordum? Sessizce, karın biriktirip tümsek yaptığı bir yere oturdum. Yanıma gelip biri oturmadı; yalnız olduğum zaman yanımda olan yoktu, bunu anladım.” dedi. “Yürümeye devam etmek için ayağa kalktım; daha bir adım atamadan, bankta oturan bir kadın gördüm; yavaş adımlarla ona doğru yürürken kafasını kaldırdı. Düz saçları, banka uzanmıştı; siyah pantolonu, biraz ıslanmıştı; üstündeki hırkaya sarılmış, bana bakıyordu.” diye sözlerine devam ederken aynı sahne gözlerimin önüne gelmişti. “Oturmak için izin istemeden durdum ve oturdum; hiçbir şey söylemedi. ‘Nasılsınız?’ diye sordum, iyi olduğunu söyledikten sonra bana nasıl olduğumu sordu; normal olduğumu söyledim ve konuşmamız yarım saat kadar devam etti.” diye ağır ağır olayı anlatıyordu. “Sürekli gülüyordu ya da bana öyle gelmişti.” dedi bir anda sinirlenerek. “Ona neden sürekli güldüğünü sordum.”dedi sakinleşmek isteyen bedeni ile. “Kadın bana dönüp ‘Yüzüm her güldüğünde, gerçekten güldüğümü mü sanıyorsun?’ dedi. Bu lafının üstüne, ‘Eğer gülmüyorsan neden gülüyormuş gibi görünüyorsun?’ dediğimde bana, ‘Sana ne!’ dedi. ‘Sana ne!’ dedikten sonra başım yere eğildi, ayakkabılarına gözlerim takıldı. ‘Haklısın.’ diyebilmek için beş dakika sustum. ‘Biliyorum.’ dedikten sonra kalktım ve yürümeye devam ettim. Saatlerce boş ve karanlık sokakta yürüdüm. Merdivenin altında bir kapı gördüm. ‘Satılık!’ yazan bir kapı; evet, senin de yağmurdan kaçarken önünde durduğun kapı.” dedi. “Burayı satın aldım; bu saatten sonra benden ne olur derken ayakkabıcı oldum. İlerleyen zamanlarda da Gustova Usta…” diyerek gülümsedi. Bu hikâyeyi dinlerken çayım bitmişti; yenisini doldurmak için ayağı kalktığında, “Teşekkürler, bu kadarı yeterli.” dedim. Gülümsedi ve oturdu. “İşte böyle evlat, ben yalnızlığı, bir ‘sana ne’ için sevdim.” dedi. “Evet, insanlardan bana ne; bana, ben lazımım.” diye de ekledi. “Masanın üstünde gördüğün çizimlerin hepsi aynı, hepsi o kadının ayakkabısı; tam 46 tane, tam 46 sene…” diye konuşmasını sonlandırdı. Bir şey diyemedim. “Neyse evlat…” dedi, o kararan ortamı bir anda dağıttı. Kalkmak için çabalarken “Dur, istersen kal bu gece.” dedi, yine aynı ses tonuyla. Çok teşekkür ederek gitmem gerektiğini söyledim. “O zaman, bu ayakkabıları al.” diyerek masanın altından bir kutu alıp uzattı. “Çok ıslanmış ayakkabıların, bunları giy git.” dedi. Yanımda hiç para yoktu, elimi cebime attım. Sadece anahtar geldi elime. Yaşlı adam kolumu tutup “Sakın, sen benim misafirimsin, hadi yolun açık olsun.” dedi. Ayakkabıları giyip evden dışarı adım attığımda yağmur azalmıştı. Elini sıkıp “Hoşça kalın.” dedim.

Yürümeye başladım; yağmurun yüzünü görmemiş bir taşın üstüne oturup kendimi, yaşlı adamın söylediklerini düşünmeye kaptırdım. Kendime yetemediğim hayatta, başkalarını istemek bana da saçma geldi. “Bana, ben lazımım; bundan size ne!” diye bağırdım. Hafiflemiş bir beden görüntüsü ile kalktım ve yürümeye devam ettim…

İbrahim Miraç Kurtulmuş

Paylaşmak güzeldir...

Sol Göz Sağ Göz Giriş Baykuş
+ kaç yapar acaba? Cevap Bekleniyor
Şifremi Unuttum
Yükleniyor...