Kayıp – 2

Gece Gündüz
A A

Kayıp – 2

Uzunca baktı gözlerime. Bir şey mi arıyordu yoksa sadece merak mıydı onu iten bilmem, çekmedi bakışlarını üstümden. Eğildi, üstünü başını düzeltti. Kırmızı pileli elbisesi, ıslandığından ara ara koyulaşıyordu. Son bir kez saçlarıyla uğraştıktan sonra şalını çantasına attı. Çiselemeye başlayan yağmurun ardından kırmızılı da duraktan ayrıldı. Yavaşça yürüyordu. Yerdeki taşları takip ediyor, çizgilere basmamaya özen gösteriyordu. Ben? Ben peşinden gidiyordum. Manasızca…

Rüzgâr çok şiddetliydi. Bir sağdan, bir soldan serinletmeye kararlıydı. Sağdan estikçe paçalarım denize yöneliyor, soldan estikçe kırmızılının şalı çantadan düşecek gibi oluyordu. Şal bir ara çantadan öylesi çıktı ki duvak gibi kırmızılının peşinden gidiyordu. Gülümsedim.

Bir ucu da bana yakındı. Şalın… Tutuverdim ben de. Ne tablo ama değil mi? Önde kırmızılı, arkada kundurası eski, ortada bir şal bunları bağlayan… Böyle sahil boyu yürüdük. İnsanlar baktılar, güldüler. Belki dalga geçtiler, bilmiyorum. Biz öyle baya yürüdük. Kırmızılı, beni kokusuyla yol boyu sürükledi.

Aniden kunduramın bağları çözüldü. Bu eskiler, beni ciddi manada sıkıyordu. Uğraşmaya değmez görüyordum. Asla antikacı değildim. Geçmişe de kıymet vermezdim. Eğildim, bağcıklarımı bağlayayım derken elimdeki şal gerginleşti. Biri çekiştiriyor gibiydi. Kafamı kaldırdım. Şalın diğer ucundan kırmızılı bana bakıyordu. Yüzünde anlam veremediğim bir ifade vardı. Kızgın değildi ama şaşırdığı, gözlerini belertmesinden anlaşılıyordu. Bu anlamsız tabloya bir son vermek adına yanına yürüdüm. Elimde şalın diğer ucu… Ben yaklaştıkça gerginlik azalıyor, şal yol üstünde toplanıyordu. Nihayet karşı karşıya geldiğimizde korktuğum gözlerine tekrar baktım kırmızılının. Yüzünde gezdim. Geniş alnında, kocaman yanaklarında ve küçük sevimli dudaklarında… Bu kadını nereden tanıyordum? Kalbimde büyük bir hüzün, elimde eski bir titreme hissetmeye başladığımda kırmızılıdaki nemli kitabı sertçe aldım. Yerdeki şalı topladım. Kitabı silmeye başladım. Kurutmalıydım.

Kırmızılı yüzüme baktı. Gülümsedi. O gülümseme eylemine meyil ettiği andan itibaren ben müthiş, kocaman ve belki de aptal bir gülüş sergilemeye başlamıştım zaten. Gülüyordum. Titreme, ellerimden vücuduma geçmişti. Kirpiklerim rüzgâra yenik düşmüş dans ediyor, yutkunamayacak şekilde boğazım kuruyordu. Arkamdaki denizi içsem dahi geçmezdi. Bugüne dek anneminki kadar sahi bir gülümseme görmemiştim. Anneminki, şefkat dolu ve mahcuptu. Ama bu gülüş… Alenendi, delicesineydi…

Şalı çantanın takılmış kulpundan söktü, bir ucunu bileğine bağladı ve yürümeye başladı. Şalın diğer ucunu da ben bağladım bileğime. Yürüdüm. Onu takip etmeliydim.

Bir banka oturdu. Garipsediğimden yanına oturmadım. Kırmızı elbisesini banka sürterek bir parça kaydı. Bu, gülümsemenin altında yatan bir çağırıştı. Oturdum tabii. Bu gülüş bana daha neler yaptıracaktı?

Rüzgâr estikçe burnuma gelen bu kırmızı kokuya bir çare bulunmalıydı! Ya iç sesime? O çıldırmıştı. Bir şal, onu ta buralara kadar getirmişti. Tam dönüp içimin yangınını dışa vuracaktım ki kırmızılı, siyah fiyonklu çantasını ortada toplanan şalın üstüne koydu. İçini karıştırdı. Şeffaf bir poşet çıkardı. Bir simit vardı poşetin içinde. İkiye böldü, elime tutuşturdu. Ben yemeye başlayacakken çekti elimden simidi. Poşetten bir şey daha çıkardı. Peynir… Simidin içine tıkıştırdı peyniri. Tekrar bana verdi. Ne hoştu! İşte o gün, o vakit anladım. Biz kırmızılıyla “peynir”den tanışıyorduk.

Bu yazının diğer bölümlerini okudunuz mu?

Merve Çetin

Paylaşmak güzeldir...

Sol Göz Sağ Göz Giriş Baykuş
+ kaç yapar acaba? Cevap Bekleniyor
Şifremi Unuttum
Yükleniyor...