Çığlık

Gece Gündüz
A A

Çığlık

– Susma artık, yalvarırım susma! Senden başkası yoktu o parkta! Bize her şeyi anlatmak zorundasın!

Derin bir sessizlik karşılıyordu yeniden bu şişman memuru. Dar karanlık bir odada masaya dayanmış iki sandalye vardı. Kadın nefes alıp verirken gürültülüydü. Rahatsız edici keskin bakışları vardı. Memur, odanın kapıya yakın köşesinde ayakta dikiliyor; bir yandan da kadını seyrediyordu. Sessizce yaklaştı kadına. Sakin olmaya kararlıydı. Kadının yüzüne eğildi.

– Eğer konuşmazsanız müthiş bir yalnızlığa hapsetmek mecburiyetindeyim sizi. O gece… Ne oldu?

Saçı ufak tefek beyazlıklarla dolu kadın nefesini zorluyordu. Kulaklarını elleriyle kapattı. Sızlanıyordu. Gözlerini bir açıp bir kapatıyordu. Memurun sabrı taştı. Ellerini kadının omzunda sertçe birleştirdi. Gözlerine baktı:

– Bana yardım et Leyla? Kim yaptı bunu?

Kadın korku dolu gözlerle bağırmaya başladı. Sandalyesini geriye doğru çekti. Bu sırada düştü. Odanın öbür köşesine geçip dizlerini çenesinin altında buluşturdu. Elleri kulaklarındaydı hâlâ. Başından ıslak ve kırgın saç telleri yerlere dökülüyordu. Memur masaya yumruğunu vurup çıktı. Ne yaparsa yapsın nasıl davranırsa davransın bu meczup kadını konuşturamayacaktı.

Kadın köşede ağlamaya devam ediyordu. Sessizceydi ağlaması. Dalgaların denizi kavrayışı gibiydi yaşlar, göz bebeklerini örtüyordu. Odanın duvarlarını inceliyordu. Nerede olduğunu kestiremese de kendisine zorla yaptırılanların farkındaydı. Kapının yanından bir böcek masaya doğru yürüyordu. Onu takip etti bir süre. Sonra masanın ayakları aldı gözlerini. Kıvrımlı bir şekilde iniyordu zemine. Salonundaki sehpalara benziyordu. Meyve tabaklarını güzel sohbetlere katan sehpalara… Çiçekli eteğini dizlerinden aşağıya çekti. Yüzünü elleriyle sadece gözleri açıkta kalacak şekilde kapadı. Bir ileri bir geri sallanmaya başladı. Biraz sonra bu boğucu odaya bir adam girdi. Uzunca idi. Kadına yaklaştı:

– Seni götürmeye geldim.

Leyla iki eli kanlı bir şekilde sahile yürüdü. Ayakları hep kaçmak istediği bu sahile getirmişti genç kadını. Kanın bir kısmı eteğine de bulaşmıştı. Onu sileyim derken kanlı eliyle iyice batırmıştı üstünü başını. Siyah saçları beline kadar uzanıyordu. Her gece özenle taradığı bu güzellik, şimdi toz topraktı. Pisti. Yaşlanmıştı, etrafa dökülüyordu. Yürüdü. Adımları seyrekti. Sahil kenarındaki kırık banka oturdu. Ayağında ayakkabı yoktu. Tabanları üşüyordu. Evvelce bu yüzden titrediğini düşündü. Fakat kanlı ellerini göğüs hizasına getirdiği an anladı. Korkuyordu. Deli gibi korkuyordu.

Bu kırık banka biri daha oturdu. Takım elbiseli beyaz tenli bir adamdı. Otururken ceketinin düğmelerini açtı. Sahile bakıp derince nefes almaya başladı. Önlerinden küçük bir çocuk geçti. Bisikletini yaptırdığı için babasına teşekkür ediyordu. Leyla o küçük çocuğa belki dakikalarca baktı. Sayıklayana kadar, sallanana kadar baktı:

– Benim bir oğlum vardı.

Adam Leyla’ya döndü:

– Oğlunuz mu?
– Oğlum vardı benim. Mavi gözlü kara bir oğlan. Oğlumdu benim. Saçları benimdi. Gözleri benimdi. Bana benzerdi. Benim oğlum o.

Adam anlam vermeye çalışıyordu. Gözleriyle baştan aşağı süzdü kadını. Sordu:

– Nerede şimdi? Kayıp mı oldu yoksa?

Leyla, “hayır” der gibi salladı başını. Eteğini sıkmaya başladı. Ellerindeki kan iyice kurumuştu. Dudaklarını ısırarak:

– Gitti. Bir yerlerde uyuyor. Benden ayrı uyuyor. Korkmaz mı? Korkar tabii… Korkar. Uyumak… Yalnız uyumak korkutur.
– Sen yalnız mı uyuyorsun?
– Yalnız sayılır. Yatağın öbür ucunda nefes alan var ama insan olmadığına eminim.
– Yalnızlık, sadece, insanların yokluğu mudur Leyla?
– Hayır. Değildir. Elbette değildir. Ama benim için yalnızlık, evladımın yokluğudur.

Adam, kendinden emin, sordu:

– Seni yalnız bıraktığı için kocana kızgınsın öyle değil mi?
– Kızgın değilim. Ben onu hissetmeyeli çok oluyor. Ya da kızgın mıyım? Kızgın mıyım ben?
– Kızgınsın. Onu suçluyorsun.

Leyla şaşırıyordu. Neler duyuyor, nelere inanıyordu? Oğlundan ayrı kaldığı her gece yastığına sarılıp ağladığı günleri hatırladı. Kokusunu içine çektiği kıyafetleri, oyuncak dolabını hatırladı. Bir de salonun geniş divanında yayılıp içen kocasını hatırladı. Ve anladı. Islanan yanaklarını silecek yerde tokatlayan kocasını, evet, suçluyordu. Adam düşüncelere dalan kadına:

– Bugün neredeydin?
– Oğlumu görmeye gittim.
– Mezarlığa mı?
– Parka… Biz birbirimize söz verdik. Birimiz kaybolup göğe yükselirse buluşmak için bu parka gelecektik. Ben parka gittim. Elimde kırmızı arabasıyla…

Leyla bankın etrafına baktı. Ellerini yokladı. Araba yoktu.

– Peki ya nerde bu araba?
– Ben… Parkta düşürdüm galiba.
– İyi düşün Leyla! Parkta düşürmedin!

Leyla gözleriyle sahil kenarındaki yola baktı. Başından sonuna inceliyordu. Kafasının içinde bir şeyler yok olup bir şeyler beliriyordu. Sonunda ağzından çıkanlara inanamadı:

– Yusuf parçaladı.
– Yusuf da kim?
– Kocam.

Leyla’nın içi titredi. Bu kelimeden nefret ediyordu. Onu böyle tanımlamak eziyetti. Adam:

– Yusuf ne zaman geldi?
– Ben kaydıraktan kayıyordum. Aniden tahta kapıyı açıp parka girdi. Bağırmaya başladı. Beni çağırıyordu.
– Neden bağırıyordu?
– Korka korka gittim yanına! O çok korkutucu… Ah…

Leyla burada durdu. Eliyle boğazını tuttu. Nefes almaya çalışıyordu.

– Bizim evimiz… Yandı.

Adam Leyla konuştuğu için mutluydu ama devamından korkuyordu.

– Nasıl yandı? Nasıl oldu bu?
– Ben yakmışım dikkatsizlik yapmışım! Ben yapmışım!

Leyla böyle sayıklarken bir yandan da eliyle kafasına vuruyordu. Adam Leyla’nın bileğini tuttu.

– Bırak beni! Ben hak ettim! Hak ediyorum ben! O da böyle vurdu. Hak ettim ben!

Bir süre daha sayıklamaya ve vurmaya devam etti Leyla. Dayağı hak etmek vardı. Buna inandırılmıştı. Adam Leyla’nın bileğini tekrar aldı. Cebinden çıkardığı bir beze su döktü. Leyla’nın kanlı elini silmeye başladı. İyice temizledikten sonra gözlerine baktı:

– Leyla… Kapat gözlerini. Bugün gittiğin o parkı düşün. Kırmızı arabayı, hissettiklerini düşün! O parka git! Git ve bana gördüklerini anlat. Ne görüyorsan anlat bana tamam mı?

Leyla ellerine baktı. Biri tertemizdi. Kendi gibi. Evladı gibi. Diğeri kirli ve değersizdi. Korkak ve adiydi. Adam Leyla’ya bakıyordu. Anlatmasını bekliyordu. Leyla uzunca bir süre sustu. Ellerine bakıyordu. Adam ayağa kalktı. Leyla’nın konuşmamasına daha fazla katlanamazdı.

– Bir adam var. Beyaz gömleğini siyah kumaş pantolonunun içine sıkıştırmış. Gözlerinden öfke taşıyor. Yüzü kıpkırmızı. Yeşil, güzel bir kaban giyiyor. Kaydırak görüyorum. Sarı bir kaydırak… Delice eğlenen bir kadın var bir de. Mutlu bir kadın… Elinde kırmızı bir araba var. Sıkıca tutuyor onu. Beyaz gömlekli adam ona bağırınca kadın koşuyor. Adamla tartışıyorlar.
– Ne konuştuklarını duyuyor musun?

Adam Leyla’nın önünde diz çökmüştü.

– Hayır. Sadece bağırıyor. Ah… Şimdi de… Şimdi de vurmaya başladı. Kafasına vuruyor. Bacaklarına ve karnına…

Leyla başını tutuyordu. Yüzü kızarmıştı. Gözleri titreye titreye ağlıyordu:

– Hayır! Onu dövmesine dayanamıyorum. Canım yanıyor! Araba… Kırmızı arabayı aldı. Kadının elinden alıp yere attı. Eziyor. Araba mahvoldu. Onunla kurulmuş hayaller de… Gözlerini görüyorum kadının hayal kırıklığına bulanmış bir hüzün var. Çok canım yanıyor! Kadının bileğini tutup çekiştiriyor onu. Beyaz bir arabanın yanına getirdi kadını, arabaya oturttu. Bir şey parlıyor arabada.

– Bıçak mı?
– Evet… Evet, bir bıçak.

Leyla anlatırken bacakları titriyordu. Yüzü sapsarı kesilmişti.

– Kadın, bıçağı aldı. Arabanın yanında lastiklere bakan adamı ayağıyla itti.

Leyla öksürmeye başladı. Adam heyecanlıydı. Alnındaki terler yanaklarına iniyordu.

– İtti ve? Ne oldu devamında?
– Bir karanlık var. Göremiyorum. Kadın gözlerini kapatmış olmalı. Açtı. Adam yerde. Nefes almıyor! Eminim almıyor! Kadının elleri kanlı.
– Leyla! Şimdi kadına, araba aynasından bak. Kim bu kadın?

Leyla yerden yavaşça kalkan kadını araba aynasından gördü. Yüzüne baktı. Sonra ellerine… Birden gözlerini açtı. Boğazını sıkmaya başladı. Nefes alamıyordu. Adam Leyla’yı tuttu. Sakinleştirmeye çalışıyordu. Başını ellerinin arasına aldı.

– Nefes alıyorsun! Nefes alıyorsun! Sakin ol! Bana bak! Etrafına bak! Burası havası güzel bir yer. Hadi nefes al!

Leyla derin bir nefes aldı. Şimdi hızlanmıştı soluğu. Gözleri kızarmıştı. Adama baktı:

– Bendim… (Ağlıyordu.) Ben, kocamı öldürdüm.

Adam sızlayarak baktı Leyla’ya. İkisi de bankın önünde oturuyordu. Leyla hıçkıra hıçkıra ağlıyordu. Kızgınlığı, yalnızlığı ve hayal kırıklarıyla adamın ceketini ısırıyordu. Bu yük, bu yara öyle ağırdı ki! Adam Leyla’ya sarıldı:

– Geçti… Her şey geçti.

Merve Çetin

Paylaşmak güzeldir...

Sol Göz Sağ Göz Giriş Baykuş
+ kaç yapar acaba? Cevap Bekleniyor
Şifremi Unuttum
Yükleniyor...