Zihin Tiyatrosu

Gece Gündüz
A A

Zihin Tiyatrosu

Ben bir yazarım, yazamayanlardan. Ben bir alkol ve sigara bağımlısı, melankolik ve intihara meyilli hatta biraz da insanlarla eğlenmeyi seven bir tipim. Pek öyle manipülâsyon ustası da değilim tabii.

Gözlerimi rutubet kokan karanlık bir odada açtım. Zifiri karanlıktan göz gözü görmüyor, dizlerimin üstünde yavaşça yönümü bulmaya çalışıyorum. Fakat kapatıldığım bu yerin büyüklüğünü ya da içinde neler olduğunu henüz bilmiyorum. Daha doğrusu buraya nasıl geldiğim hakkında hiçbir fikrim yok.

Kıyafetlerimin ceplerini yokluyorum, pantolonumun arka cebine doğru küçük bir el hareketiyle uzanıyorum fakat buz gibi bir his gözbebeklerimi büyütüyor. Pantolonum yok, pantolonumu almışlar. Neredeyim ben? Ve kim bunlar? Ya da dün gece alkolü fazla kaçırıp eski sevgilimin evine giderken mi bulaştım bir belaya? Bilmiyorum ama korkmuyorum da.

Dışarıda birçok sebepten dolayı dayak yedim. Çoğu alkolün bana verdiği özgüvenden kaynaklanıyor. Hatta bir keresinde çok açık sözlü olduğum için birkaç gün uyandırılıp uyandırılıp dövüldüğümü bile hatırlıyorum, kemiklerim o kadar çok acıyordu ki artık hareket dahi edemez hale gelmiştim. Ama gülüyordum. Mazoşist miyim nedir?

Buraya nasıl geldim bilmiyorum ama sonunda kapının eşiğine geldiğimi anlıyor ve kulağımı dayıyorum ama herhangi bir ses duymakta güçlük çekiyorum. Küçük bir ses çalınıyor kulağıma; ya radyo sesi ya da televizyon bilemiyorum. Belli başlı kelimeler havuzu içinde, bir bulmacaya dönüşüyor bu karanlık oda macerası ve itiraf etmeliyim bundan da keyif almıyor değilim.

Kulağıma varan kelimeler başlıca şunlar; cinayet, kaçırılma, tecavüz, canlı bomba. Kendi kendime söyleniyorum; “Yahu ülkenin çivisi çıkmış ne karanlık haber bunlar böyle?” Küçük bir acıma tebessümü suratımda kendime dönüyorum ve yine gülüyorum, sanki hayatımda bir şeyi düzgün becerebilmişim gibi. Sanki ben yeterince karanlık değilmişim gibi.

Korkmuyorum çünkü kaybedecek hiçbir şeyim yok; ne ailem, ne sevgilim, ne de arkadaşım. Ölmediler tabii, ölmediler. Ben kaybettim hepsini bir bir, teker teker. Güvensizlik, vurdumduymazlık ve hissizlik hepsi bende toplandı ve toplandığı gibi çevremdekileri süpürdü. Ne melankolik bir adamım be!

Kulağımı dayadığım kapıdan kanalların teker teker değiştirildiğini anlayabiliyorum. Heyecanlı bir şekilde kapıyı yumrukluyor ve biraz yüreklice bir sesle bağırıyorum “Kimsiniz lan siz? Çıkarın beni buradan!” Hiçbir ses yok, hiçbir kıpırtı.

Bekliyorum, bekliyorum. Beklerken karanlıkta bir geziye çıkıyor; odayı ya da bu kapatıldığım yer her nereyse onu aydınlığa kavuşturmaya çalışıyorum. El yordamıyla yerde neler var diye ararken leş gibi kusmuk kokan ceketimi buluyorum ve hemen iç cebindeki çakmağımı çıkarıyor ve yakıyorum. Çakmağım bile benim gibi sönmeye yüz tutmuş, gazı bitti bitecek ve beni yine karanlığa gömecek.

Alelacele hareket ediyor ve bir şeyler bulmak için oradan oraya kendimi savuruyorum. Gözüme odanın en köşesinde, sehpanın üzerinde duran parlak küçük bir kutu çarpıyor ve yanına doğru gidiyorum. Bu küçük kutu odanın rutubetli kokusunun ve duvarların siyahlığının yanında çok daha parlak kalıyor. Hemen açmak için yöneliyor, hızlı bir hamle ile kutunun kapağını açıyorum.

İçinden küçük demir bir anahtar yuvarlanıyor yere doğru, hemen anahtarı yerden alıp, koşarak kapıya doğru gidiyorum. Ve yavaşça anahtarı kapının deliğine yerleştiriyorum. Birinci kilidi çeviriyorum daha sonra ikinci kilidi ve kapıyı yavaşça aralayarak gözümün ucuyla dışarıyı kolaçan ediyorum. Biraz ellerim ve bacaklarım titriyor, karnımın içi yangın yeri ve beynimde bu kapıdan adımımı attıktan sonra olabilecek milyon tane senaryo.

Dudaklarımın arasından yavaşça fısıldıyorum senaryoların özetini. “Acaba bir böbrek mafyası mı?”, “Kumar borcum olan biri mi yoksa bu?”, “Eski psikopat sevgilim mi?” ya da “Dün gece canını sıktığım biri mi?” Bu sorular hükmederken beynime, gözümü kapının ucundan çekerek, ellerimi kapının kulpunu açmak için yönlendiriyorum. “Hadi biraz daha cesaret, hani korkmuyordun?” sesleri sarıyor dört yanımı.

Tüm cesareti toplamış, dün geceden sevdiği kıza açılacağını yemin etmiş bir küçük çocuk edasıyla; kapının kulpuna bastırarak, bir omuz darbesi ile güçlü, korkusuz ve kendine güvenen bir adam imajını vererek içeri doğru dalıyorum. Bütün cesaretim, bir balon misali patlayarak havada süzülüp kayboluyor.

Kimse yok odada, hiç kimse ama bu oda kapatıldığım odadan biraz daha aydınlık. Önümü görebiliyorum, nesneleri seçebiliyorum. Elimdeki çakmağımı belki daha sonra kullanırım diye kenarda bir yere bırakıyorum. Daha sonra hemen odayı tarama bölümüne geçiyorum.

Odanın ortasında iki kişilik oturma koltuğu, solunda televizyon ve televizyonun altında birkaç insanın çerçevelenmiş fotoğrafları. Tavanda tek bir lamba duruyor. Odanın duvarlarındaki tablolar çekiyor dikkatimi; hepsi zifiri karanlık, hepsi ürpertici, içimdeki boşluğun silueti duvarda sanki fakat olayın yoğunluğundan dolayı üstünde daha fazla durmadan hemen fotoğrafların yanına doğru gidiyor, televizyonun altında duran eski ve çatlak çerçeveyi alarak içindeki insan profilini incelemeye başlıyorum. Saçları dökülmüş, dişleri sararmış, gözlerinin altı mosmor ve üstündeki kıyafetler oldukça eski… Daha dikkatli bakınca, çerçevenin camında yansıyan yüzümü görüyor, biraz ürperiyorum. Hemen çerçevenin içinden fotoğrafı çıkararak daha dikkatli bakıyorum. Biraz daha baktıktan sonra, bir iç hesaplaşma merasimi boy gösteriyor. Kendimi yargılıyor, küfür ediyor hatta isyan ediyorum. “Nedir lan bu hayat? Ben miyim bu kadar abartan yalnızlığı, kalleşliği ve umursamazlığı? Oysa yakamızın yanından yüzlerce insan geçti, yüzlerce kadının parmak izleri kaldı avuçlarımda? Binlerce dost bıçağı batırıldı boğazıma ve kesti bileklerimi. Herkes hayatına devam etti. Ben edemedim, edemiyorum. S**erler böyle işi!” Gözlerimim içi sinirden ve anlamsızlıktan kan çanağına dönüyor. Nerede olduğumu, beni buraya kimin getirdiğini bilmiyorum ama birisinin benimle oyun oynadığını ya da bana bir şeyler anlatmaya çalıştığını düşünmeye başlıyorum. Çirkin haberleri veren televizyon bir anda kendini bir kanala sabitliyor. Koltuğa geçiyorum, sesini ve görüntü parlaklığını açıyorum.

“Yıl 2010, aylardan Şubat” yazısı geliyor ekrana ve daha sonra ben ve benim hayatımın içinden çirkinlik görüntüleri ekranlarda. Evet, 2010 senesinde başladım bu serkeş hayata. Evet, o zamandan beri lakayt ve fodul yaşıyorum bu hayatı. Neredeydim ben, kimdi bunları bana gösteren? Hayatımda hiç kendimi sorguya çektiğimi hatırlamıyordum ya da bilmiyordum bu kadar hesaplaşmam gerektiğini zihnimle. Çözülecek bir ipucu bulamıyorum. Milyonlarca ses ürüyor zihnimde ve hançer gibi batırılıyor sorular beynime, kanatılıyor ruhum ve yok olmaya başlıyor nesneler.

Zaman durdu, keskin bir sessizlik bürüdü odayı, zihnim terk etti yerini. Bir rüzgâr esti ruhuma, kabuk bağlayan yaralarıma. Hatırladım.

Sonra aniden…

Televizyon kapandı, çerçeveler düşmeye başladı bir bir. Damarlarımdaki kan yer çekimine meydan okudu, zihnim git gide bulanıklaşmaya başladı. Ellerim karıncalandı, dizlerimin bağı çözüldü. Vücudum buz kesti. Tavandaki lamba titredi ve patladı.

Gözlerimi açtım. Her yer aydınlık, her yer berrak.

Fakat düşüyorum dün gece çıktığım çatıdan aşağı ve gözbebeklerimin içinde tüm senaryo; kapalı odalar, tablolar, korkular, huzuru bulamamanın ve karanlıklar içinde hapsolmanın pişmanlığı. Kapıyorum gözlerimi karanlığa, bu sefer sonsuzluğa…

Mert Feyzioğlu

Paylaşmak güzeldir...

Sol Göz Sağ Göz Giriş Baykuş
+ kaç yapar acaba? Cevap Bekleniyor
Şifremi Unuttum
Yükleniyor...