Yaşanmamış Bir Gece

Gece Gündüz
A A

Yaşanmamış Bir Gece

“Bir köprünün tırabzanlarındayım
Önümde iki seçenek var
Bir gece ölmek
Her gece ölmek
Ama ben yaşamak istiyorum…”

“Ne Zaman Buraya Geldim” diye sordu istemsizce. Tabii ki yine kendi kendine. “Kimim? Bir Önemi Var Mı Kimliğimin? Kaç Kişinin Ayak İzlerinin Üstündeyim? Kaç Kişi Daha Basacak Ayak İzlerime? Ayaklarım Sahip Olacak Mı Acaba Bu Geceden Sonra Bir Daha İze”…

Soruları bir kenara savurup paketini çıkardı Gece üşüyen elleriyle birlikte cebinden. Bir dal sigara. Resim yapmayı ne de çok severdi çocukken. Ödül aldığı yarışmaları hatırladı, imrendi, duygulandı, ağlayamadı. Çocukluk işte. “Hadi, Bir Resim Yapalım Tekrar” cümlesi döküldü dudaklarından. “Bu Defa Kalemle Değil Ama. Bir Dal Sigarayla”…

Serin rüzgârların saç diplerini okşadığı, şirin bir balkonda yudumlamak isterdi aslında bu sigarayı. Şans. Karanlık geceyi bir tuval yapıp karşına koymuş, bir boğaz poyrazının karşısına dikivermişti. Tamamen şans da değil aslında. Biraz da planlı bir şekilde. Parmaklarındaki sigarayı karanlığa doğru uzatıp, yumuşak çizgilerden bir taslak çizerek başladı önce. Resim kafasında canlanmalıydı Gece’nin, tüm isi ve sisiyle. Mutlu bir çocuk, bir elinde elma şekeri, salıncakta oturuyor usulca. Neşeyle sallansın diye üfledi dumanı hafif hafif. Zincir şakırtıları ne de güzel karışıyor sessiz geceye. Bol miktarda boyayı çekti ardından içine, en grisinden. Temizlenmeli bu tablo. Fazla masum, fazla eski, güncel değil. İkinci resimde genç bir adam vardı. Gece’ye pek benzemese de duruşu tıpkı o. Elinde bir demet çiçek ve dünyalar güzeli bir kadına uzatıyor narince. Kendi küçük dünyasının, küçük güzel kadını belki de. Almadı kadın çiçeği. “Hep Almazlar Ya” diye söylendi hoyratça. Arkasına bile bakmadan gitti kadın. “Hep Giderler Almadan” kızgınlığını da yaşadı, “Sen De Gidersin Aslında, Dürüst Ol” itirafını da. Genç adamın başı düşüverdi dizlerine ağır ağır sonra. Birkaç damla da yaş usul usul. Unutmalıydı o günleri. Hiç adil değil. Derin bir of çekti nedensiz. Hışımla üfleyerek temizledi tuvali tekrar. Bu son resim. Sigarası da bitmek üzereydi. Yaşlı bir adam, başında fötr şapkası. Eski, ahşap bir bankta oturuyor öylece. Onun hiç ulaşamayacağı bir yaşta belki de. Ama yaşlı adam da bilmiyor ne zaman geldiğini oraya onun gibi. Önüne kuşlar çizdi. Çünkü hissediyordu, sıkılıyor yaşlı adam. Biraz nefesinin buharı, biraz sigaranın dumanı. Oldu, işte paçalı güvercinler. Sonra üflediği halkaları birer yemmiş gibi serpmeye başladı yaşlı adamın elinden kuşlara doğru. Üşüştüler hemen başına, oysa yem vermezken ne de yalnızdı ihtiyar. Nefesi kesildi ihtiyarın, üflediği nefes sonrası gibi Gece’nin. Yemler bitti, kaçıştı kuşlar. Yapayalnız kaldı ihtiyar, Gece gibi. Son bir nefesi daha zorladı en derininden. Genzinde bir parça yanık izmarit tadı. Tüm tabloyu beyaza boyadı. Çok sürmüyor ama bu beyazlık, ağır ağır dağılıyor. Tuval de ruhu gibi kararıyordu hızlıca. Tıpkı gece gibi… Gecenin bu saatinde, bu tırabzanlarda işi neydi? Bir şey arıyordu, hatırladı. Birçok zaman aradığı gibi. Neyi arıyordu peki? Herhangi bir şey, fark etmezdi muhtemelen…

Her zaman en iyisini arıyordu Gece. Önce kendini şartlandırıyor, sonra da aradıklarına şartlar sunuyordu. Kıyaslardı sonra onları. Hep mükemmeli isterdi. Kendisinin aksine aradıklarını zorlar, sınıflandırırdı hep ve beğenmezdi de. Onlarla birlikte başka şeyler de arardı bazen. Bulurdu da birçok zaman. Yan yana ya da ayrı ayrı, ikisini de kıyaslar, üçünü de incitir, dördünü de kırardı. Ne aradığını bilmezdi birçok zaman ve de hiç sormazdı “Aradıklarımın Kaçta Kaçı Bende Var” diye. Bunu bilmedikleri için aradıklarına dürüst davranmazdı aslında. Fakat kendi kısmen de olsa farkındaydı konunun. Onlarda aradığının çeyreğinin bile kendisinde olmadığını fark ederdi birçok zaman. Emin miydi bilinmez ama karşısındakilerden istedikleri şahsına özel olurdu genelde. Çünkü tapardı kendine, en kibar tabiirle. Bir bok zannederdi argo haliyle. Ama gafletteydi işte. Yeteneklerini kendisinden zannederdi. Belki on, belki on beş yıl daha böyle yaşamını sürdürüp gidebilirdi aslında. Ama fark etmişti sonunda. Başına gelenler kendi ellerinin yaptıkları sonuçta. Fark edene kadar çok şeyi kaybetmişti ama nafile. Sağlığını, yeteneklerini ve en önemlisi de umutlarını. Ve bu tırabzanlarda fark ediyordu artık o da kaybettiğini. Lakin vücudu direniyordu işte ruhunun inadına. Anlıyordu acı acı. “Her Şey Aslında Ne De Boşmuş” diye hayıflandı…

Oysa o dolu dolu yaşama hevesi, hayatı anlamaya başladığı zamanlar bir kadın tanımakla başlamıştı kelebek gibi kısacık olan ömründe. İlginç bir tanışma. O ağlıyor, Gece seyrediyordu. Tüm duygusuzluğuna ve ruhsuzluğuna rağmen oldukça derinden etkilemiş ve içten içe sövdürmüştü kişilere, belki kendine, belki de hayata en ağırından. Yaşam denilen saçmalığın ne kadar değersiz ve zalim olduğunu bu defa görebilmişti o kadının nemli gözlerine bakınca, hani o yaşanılan ve yaşanacak olanların. “Erkeklerdense Daha Ağırdır Kadınlara Bu Hayat, Bu Mücadele” diye düşünürdü hep.

Güçlü gibi görünürlerdi her zaman. Ama bir kelebek gibi narin ve kırılganlar aslında. Belki bir papatyanın o minicik, bembeyaz yaprağı. Belki gülün henüz açmaya başlayan ürkek goncası. Belki her kadın ağlardı ama her kadın gerçekten ağlayamazdı, bunu hissederdi. O böyle değildi hem. Durduk yere ağlayamaz, ağlamazdı genelde. Ağlayan bir kadın görmek belki bu yüzden unutulmaz bir etki bırakmıştı. Oysa saatler önce ışıl ışıl gözleri vardı belki. İnci gibi dişleriyle gülümserdi etrafına olabildiğince. Konuşurdu uzun uzun belki. Belki de şarkılar söylerdi ilik gibi sesiyle. Aynı amacı kovalardılar muhtemelen, yorucu, kırıcı o hayat mücadelesinde. Yalnız hissetmişti belki de kadın Gece gibi. Oysa bir kaç metre uzaklık vardı aralarında. O kadar dalmış ki derinlere, ağladığını fark etmiyordu bile kadın. Belki şöyle bir uzatsa kolunu, parmakları dokunabilecekti ona. Meşakkatine geri döndü sonra, yarım bir umursamazlık, yarım bir onda kalan aklıyla. Çok geçmedi, ağlayan bir kadın duydu inceden. Daldığı meşgaleden iç çekişleri uyandırmıştı yine umursamaz yanını. Hüzünlü bir sonbahar yağmurunu izler gibiydi kadının gözyaşlarına dalmışken. Bir bütün halini almış vaziyetteydi yine. Ağır ağır süzülüyordu yanaklarından damlalar kırlangıçlar gibi. Gözlerinden anladı ağladığını, dökülen yaşlardan değil bu defa. Elini usulca omzuna uzatıp, “Neden” der gibi baktı ona buruk bir tebessümle. Şöyle bir kaldırdı bakışlarını kadın, inadına gülümseyen, nemli, parlayan gözlerle. Öyle içten bir gülümseme ki onu ağlatan her neyse lanet etti Gece, nedenini bilse de bilmese de. Dilinden dökülmemişti sorduğu sorunun cevabı kadının. Ama gözleri anlatıyordu onu ağlatanı. Yaşananlar ağlatıyordu o kadını işte, belki de sebepsiz. O kadar kendinden hissetti ki onun yerine ağlıyordu sanki nedensiz. Ağlamayı unutmuş gözlerinin yerini aldı o günden sonra ağlayan kadın. Ve onu her gördüğünde kendini görmüş gibi hüzünlenirdi…

Mehmet Barış

Paylaşmak güzeldir...

Sol Göz Sağ Göz Giriş Baykuş
+ kaç yapar acaba? Cevap Bekleniyor
Şifremi Unuttum
Yükleniyor...