Tek Başınalığın Yalnızlığı

Gece Gündüz
A A

Tek Başınalığın Yalnızlığı

Tek başınalık ve yalnızlık arasında ince bir çizgi vardır. Bu çizgi, yaşlı bir meyhane sakisinin kamburlaşmış sırtındaki o kavis misali belli belirsiz ve eğridir. Tek başınalığın da yalnızlığın da doğru bir tarafı yoktur zira, ikisi de her daim şekilsizdir. Velakin başka dünyaların mahalleridir yine de bunlar. Biri gündüz, diğeri gecedir; birinde hayat akarken diğerinde batar.

Yalnızlık, tek başınalığın şiirsel hâlidir. İçinde fazlasıyla duygusallık yatar, takvim yaprakları lirik lirik dökülür koçanından, ajitasyonlar havada uçuşur… Bazen ufacık bir tebessüm uğruna dâhi olsa kişisellikten, karakterden, kalpten, akıldan, mantıktan, ruhtan ödün verilir. Bir arayıştır yalnızlık, yolda olmaktır ama ortada bir yol da yoktur. Yalnızlık; bir kayboluştur, çaresizliktir, eksikliktir. Kendine yetemeyişin resmidir yalnızlık; bir başkasına muhtaçlığın muhteviyatıdır.

Tek başınalık ise kabullenmek, o kavisli çizginin farkına varmaktır. Kendi kendine yetebilirite ihtiva eder. Olgular ve döngüler, daha çok matematikseldir. Tek başınalıkta “lirik” sözcüğü, yalnızca “opera”lı bir şiir okunurken duyulabilir. Tek başınalığın da bir yolu vardır ve bu yol, uzun da olsa sonunda bir yerlere çıkar. Bir farkındalık caddesidir tek başınalık, bazen kırmızı yanar, bazen yeşil; lakin o yol, eninde sonunda akar…

Bir sedyede boylu boyunca uzanıyorum; saatlerdir… Kirli, plastik kaplı yüzeyinde bir devlet soğukluğu var; her ne yana dönsem ısıtamıyorum tek başınalığımı. Birileri geliyor, birileri gidiyor; kolumda bir metal yorgunluğu var, renksiz sıvılar kırmızılığıma karışıyor. Sanki saplantılı bir aşık gibi zapt ediyor farkındalığımı, öylesine çekildiğimi hissediyorum… Yalnız falan değilim, bir sürü sedye var ve bir sürü uzanan; sadece her zaman olduğu gibi tek başınayım…

Bir doktor daha geliyor tekrardan yanıma, onun da yüzünde aynı devlet solgunluğu; “Nasıl oldun?” diyor, “İyi…” diyorum; “Gidebilir miyim artık?” diye doğruluyorum sonra uzandığım yerden. “Maalesef,” diyor, “Yalnız yaşıyorsunuz, sizi bu hâlde göndermeyiz.” “Ne olacak peki?” diye soruyorum belki ama cevabı, zerre kadar merak etmiyorum. “Sabaha kadar gözetim altında kalacaksınız,” diyor, “Yalnız başınıza sizi bırakmayız, biraz uyumaya çalışın…” Kaçıncıdır, ısrarla o cümleyi kullanıyor doktor: “Yalnız başına…”

Bir süre yüzüne bakıyorum doktorun sitem eder gibi; “Yalnız değilim ki ben doktor bey, sadece tek başına yaşıyorum.” diye soluklanıyorum. Latince bile anlayabilen o doktor, salt Türkçe ile kurulmuş yüzüme, hiçbir şey anlamamış gibi bakıyor, bakıyor… O sırada, perdenin diğer tarafındaki sedyede kıvranan biri, annesiyle konuşuyor. Annesinin sesi titriyor, “Acaba annesi de mi o sedyenin soğukluğunu hissediyor?” diye düşünüyorum. Çünkü annesinin, çocuğun başını okşarken çıkardığı saç seslerini duyabiliyorum. Kulaklarımı biraz daha açıyorum sonra ve her sedyeden, buna benzer sesler işitmeye başlıyorum… Doktorun deminki o bakışı, sanki biraz anlam kazanıyor… “Geçmiş olsun.” deyip kapatıyor sonra bir perdeyi daha yüzüme o doktor; sancılı bir oyunun, ikinci perdesi başlıyor.

Doğrulduğumla kalıp uzun uzun düşünüyorum. Uzanmak istiyorum sonra, bacağı kırılmış bir fil kadar yorgun hissediyorum çünkü; omuzlarımın yükü, diyaframıma batıyor. Kirli, plastik kaplı o sedyeye boyunca uzanmak istiyorum. Belki sedye kirlenmesin diye botlarımı çıkarmaya çalışıyorum, tamam ama siyah yüzlü, elmas gözlü bir madencinin tozlu çizmeleri kadar bile onurlu değilim…

Saatler geliyor, saatler geçiyor… Diğer perdelerin ardındaki o sedyeler, bir bir yalnızlaşmaya başlıyor ama hayır, ben yalnız değilim, sadece tek başınayım. Fakat ruhum öyle demiyor; susturmak için montumu sırtıma geçirip kendisini sigara dumanına boğmak üzere dışarı çıkmaya çalışıyorum; lakin yarım yamalak örtünebildiğim montumu zapt etmek, dakikalarımı alıyor, nefes nefese kalıyorum…

Dışarıda ayaz var; tıpkı o kirli, plastik kaplı sedye misali, tek başınalığımı üşütüyor… Birkaç deneme sonrası sigaramı yakmayı başarıyorum. Dumanı biraz soğuk, yine de genzimi yakabiliyor. İçiyorum, içiyorum; montumun kapatamadığı ince göğsüm, ayazın kurşunlarını yiyor. İkinci sigaram, uyuşan parmaklarımdan yere düşene kadar direniyorum soğuğa; çünkü ben tek başınayım, dimdik ayaktayım; mıyım…

İçeri geçiyorum sonra; kirli, plastik kaplı o sedyeye doğru bedenimi sürüklüyorum. Yolumu, tebessüm eden bir hemşire kesiyor. Aklıma, yalnızlık ve tek başınalığın arasındaki o ince, eğri çizgi geliyor. Hani o yaşlı meyhane sakisinin kambur sırtındaki o kavis misali… Sonra, bir teraziyi “Tak!” diye masaya kuruyor saki; yalnızlığım, tek başınalığımın karşısına kefeleniyor… Hemşire tebessüm ediyor; yalnızlık kefesini, tek başınalığım nefesimi bastırıyor. Yalnızlık; iyi bastırıyor… Kendimi eksik hissediyorum, kendimi çaresiz hissediyorum, kendimi o hemşirenin tebessümüne muhtaç hissediyorum…

Beni başka bir sedyeye götürüyor hemşire; kirli, plastik örtüyü çıkarıyor. Temiz, plastik bir örtüyle kaplıyor o sedyeyi. Bir de pike bırakıyor, “Üşümeyin…” diyor. Tek başınalığım buz tutmuş; yalnızlığım bir kardan adam misali, sedyenin önünde dikiliyor. “Nasıl üşümeyebilirim ki…” diyesim geliyor, susuyorum; dilim damağım da susuyor, kuruca yutkunuyorum…

Temiz, plastik kaplı o sedyeye uzanıyorum sonra. Kirli, üşümüş ruhuma temiz pikeyi örtmeye çalışıyorum. Botlarım yerde, köşesinde; sedyeyi yine kirletmiyor ama ben, yine bir madencinin kömür tozlu çizmeleri kadar bile anlamlı değilim…

Montumu yastık yapıp başımı yaslıyorum, telefonumu elime alıp tek başınalığım kadar boş bir sayfa açıyorum, klavyeye dokunmaya başlıyorum; bir sedyeye üzerinde saatler geliyor, saatler geçiyor… Ve ben, boş sedyelerle dolu bir gecenin sessizliğinde, tek başınalığımın yalnızlığıyla tanışıyorum…

Mehmet Barış

Paylaşmak güzeldir...

Sol Göz Sağ Göz Giriş Baykuş
+ kaç yapar acaba? Cevap Bekleniyor
Şifremi Unuttum
Yükleniyor...