Mahlas

Gece Gündüz
A A

“Yeter artık… Bir şeyler yaz… Kelimelerin ikimize de yük; eziliyoruz, görmüyor musun?”

Görmek istemediğim hâlde görüyor, hissetmek istemediğim hâlde hissediyor ve hatta yaşamak istemediğim hâlde yaşıyorum… Bu hayatta, artık istemediğim hâlde olan her şey gibisin yani… Yazabiliyorsan sen yaz, benim yazasım yok. Sigara içip seni zehirlemekle meşgul olacağım zira ecelinle öleceğin yok… Hem arada dumanıyla resim falan da yaparım tavandaki beyazlıklara; kendilerine boş boş bakmaktan sıkıldım… Hatırlar mısın; eskiden her gün resim yapardım… Neyse; ampul de senin kadar loş bakıyor zaten…

“Tek başına yazamayacağımı biliyorsun; ben, sadece yazdıklarına kılıf olabilirim. Hem ölmemi istemek de neyin nesi? Beni sen yarattın; yetmedi yıllarca kullandın… Şimdi öylece terk ettiğin yetmez gibi bir de öldürmeye mi çalışıyorsun? Eğer öyleyse de komik olma. Sigara dumanıyla öldüremezsin beni. Cesur ol! Çek, vur! Bunu yapabilir misin? Yapamazsın! Zira o merminin, önce senin beynini kurcalayacağını bilirsin! Hem neyi fark ettim biliyor musun; sen artık bensiz koca bir hiçsin!”

Bağırma bana… Bağırınca sadece tiz bir uğultusun; balatasını tüketmiş bir disk, duvara sürtülen bir parça strafor, yağsız ve paslı bir menteşe… Kocaman mıydı bilmem ama senden önce de bir hiçtim; seninle bir şey oldum, sensiz en fazla yine bir hiç olurum. Yani kaybedeceğim, aradaki o “bir şey” kadar yalnızca… Hem “bir hiç” olmak, “bir şey” olmaktan iyiymiş; bunu, seninle yaşadıkça fark ettim… Ayrıca biliyor musun; yalnız falan da değilsin; hepimiz yaratığız, beni de Tanrı yarattı. Hatta sen, şanssız da değilsin; zira ben, yaratılmayı bile istememiştim. Beni nasıl yarattığını, ne zaman yarattığını, nerede yarattığını, kiminle yarattığını da seçemedim. Yarattı ve yaşattı… Kendi hâlinde, kendi kelimeleriyle, kendi yükleriyle… Ben, en azından seni yaratırken seçimlerini sana bıraktım, unuttun mu? O yüzden sen de nankör olma… Ateş etmeye falan da gerek yok; hiçbirimiz, bir mermi kadar değerli değiliz…

“Beni yaratmandan ya da seçimler konusundaki tutumundan şikâyetçi olduğumu söylemedim. Beni bırakmandan, bu sessizliğinden bahsettim… Biriken kelimelerinle, o kelimelerin ağırlığıyla, pis kokulu sigaranın dumanıyla, bazen yalnızlığınla, hatta bazen şişelerle… Dişlerini fırçalarken bile yüzüme bakmıyorsun artık. Bu kadar nefret etmeni sağlayacak ne yapmış olabilirim diye düşünüyorum aylardır ya da bu kadar yalnız bırakmanı… Yoksa kendi yalnızlıklarının bedelini mi ödetmeye başladın ya da sen de mi artık tükendiği için başkalarını tüketmeyi mubah görengillerdensin? Böyle değildin sen… Ne ara bu kadar değiştin?”

İnsanlar, birinden artık faydalanamadığı zamanlarda ona değiştiğini söyler, neden değiştiğini sormazmış… Çabuk öğreniyorsun; oysa insan bile değilsin. Zira benim bunu öğrenmem, biyolojik ömrümün yarısını tüketmeme mal olmuştu… Farkında mısın bilmiyorum ama aynaya baktığım zamanlarda gördüğün o şeyi; ben, her gün bizzat yaşamaktayım ve sana tek bir gün şikâyette bulunmadım… Hâlbuki kendini benim yerime koyup o aynaya bakmaya çalışsan… Neyse…

“Susma işte, konuş… Anlat bana; seni bu dünyada anlayabilecek tek kişiyim. Bu durumu artık çözmek istiyorum zira yazmalıyız; ben, bunun için varım ve biz çok biriktik, çok yüklendik, çok…”

Beni anlayamazsın; bir insan, Tanrıyı ne kadar anlayabilirse sen de beni o kadar anlayabilirsin. Yani bir hiç kadar… Unutma, seni ben yarattım. Lakin şimdi anlıyorum da… Sanırım bizler Tanrıya isyan edince o da böyle hissediyor. Tuhafmış…

“Tanrının ne hissettiğini bilmiyor ve merak da etmiyorum; bilmem gereken tek şey var: Sen ne hissediyorsun?”

Ne hissediyorum… Ne hissediyorum… Ne hissediyorum… Bir Edip Cansever dizesi gibiyim. “Hiçbir şeyin hiçbir şeyliği gibi bir şeyim…” Kendi yazdığım kelimelerle avunuyor, kendi yarattığım kişilerle yaşıyor, kendi pişirdiğim yemekleri yiyor, kendi açtığım kapılardan giriyor, kendi ışığımı kendim kapatıyor, üstümü kendim örtüyor, çalar saati…

“Bana hikâye anlatma! Sanırım kılıfına ajitasyon buyuran tek varlık sen olabilirsin… Şunu söyle bana: Dünya’daki tek canlı sen olsaydın böyle hisseder miydin?”

Hissetmezdim. Lakin bunun gerçeklikle bir ilgisi yok. Dünya’daki tek canlı ben değilim…

“Dünya’daki tek canlı elbette sen değilsin lakin dünyandaki tüm canlılar, senin onlara yüklediğin anlamlar kadar varlar; bunu tanıştığımız ilk gün söylemiştin, unuttun mu?”

Unutmadım elbette… Lakin…

“Lakini falan yok bunun. O yüzden bana gerçekten ne hissettiğini anlat; neden böyle olduğumuzu…”

Söylenmesi…

“Evet, dinliyorum!”

Söylenmesi, her iki taraf için de ne bir kazanıma ne de bir kaybedişe sebep olan, öylesine söylenmiş yalanlar; mazur veya sıradan görülür müydü acaba? Biliyor musun; biz, mazur görüyoruz hatta sıradan geliyor. Gevezelik etmek gibi… Belki de söyleyen taraf biz olduğumuz içindir bu mazur görüşümüz… Ya da birinin bize, yalan veya doğru söylemesinin bir şey ifade etmeyişi kadar değer veriyor oluşumuzdur o birilerine; bilmiyorum… Yalanlar; birçoğu hiç kimse için hiçbir şeyi değiştirmiyor. “Nasılsın?” diyene “İyiyim.” demek gibi, gayet yavan… Lakin bu, eğer mazur görülmüyorsa veya bize bir şey ifade etmezken o birileri için bir şeyleri değiştiriyorsa sen ve ben, biz; koca bir yalandan ibaretiz… Sen ve ben… Yıllar geçiyor; bununla yazıyor, bununla büyüyor, bununla yaşıyor, bunu yaşatıyor, bununla yaşlanıyoruz… Ve sen; sadece benim kelimelerimin yükünü taşırken ben, bizim bu olabiliriteli yalanlarımızın yükü altında eziliyorum…

“Orada dur bakalım! Bu durumda ‘biz’ diye bir şey yok bayım! Zira bu söylediğin, her ne oluyorsa bunu sadece sen yapmaktasın. Ben, sadece bir kılıfım. Hatta bastıra bastıra söylediğin o yarattığınım. Sana her zaman, yalnızca ‘Benimle yaz.’ dedim; hiçbir zaman ‘Benimle yaşa.’ demedim. Hem Tanrın, seninle veya sensiz söylediği o olabiliriteli yalanlarını, seninle paylaşıyor veya bunları sana yüklüyor mu? Hayır!”

Tanrı, elbette bunu yapmıyor. Velâkin Tanrı, yarattığıyla yazmıyor, onunla aynı boyutta yaşamıyor, onunla arkadaş da olmuyor ve… Ve aynaya bakınca onu görmüyor… Hem Tanrı, sadece kusurlu bir insan yarattı. Lakin ben, kusursuz bir sen yaratarak, kendimi kusurlu bir Tanrıya dönüştürdüm; işte sorun bu…

“Peki, sorunu çözmek için beni, bizi helak etmen mi gerekiyor? Ya da bu bir suçsa ‘Kusurluyum.’ demekle kendini kurtaracağını mı sanıyorsun? Ve bu bir suçsa beni bırakman, terk etmen bu sorunu çözecek mi dersin? Aptal olma!”

Tanrının huzurunda “Kusurluyum.” diyenler yanarken bu dünyada “Kusurluyum.” diyenler affedilir… Lakin aynaya bakarak söylediğin bir “Kusurluyum.” için kendini affedebilir misin? Ben affedemiyorum. Seni, bizi helak ettiğim de yok… Evet, susuyorum ve bazen susmak, en büyük helaktir. Lakin bunu sadece sana çektirecek kadar gaddar da değilim. Birlikte susuyoruz… Susmak istemiyor musun? O zaman bir gün aynaya bakarak kendini affettiğini söyle…

“Bunu hiçbir zaman yapamam; zira senin de dediğin gibi: Hiçbir zaman kendimi senin yerine koyup aynaya bakacak bir yapıda değilim.”

Işığı kapatabilir misin?

“Hayır, uyuma; bu durum biraz midemi bulandırsa da iyi gidiyordun. Devam et…”

Işığı kapatabilir misin?

“Tabii ki kapatamam! Ben sadece bir kılıfım.”

Evet, sen sadece bir kılıfsın ve o ışığı kapatamazsın. Tıpkı o aynaya bakacak yapıda, bizi taşıyacak boyutta, bu realiteyi yaşayacak bedende, olabiliritelerimizi kabul edecek sorumlulukta, “Kusurluyum.” diyebilecek cesarette ve tüm bunları düzeltmeye çalışacak güçte olmadığın gibi… Bu yüzden kalkıp o ışığı ben kapatacağım. Belki bir gün de seni… Çünkü hayatımdaki tüm ışıklar, senin kadar loşlar ve ben, artık bir ışığı kapatmaktan fazlasına güç yetiremeyecek kadar yorgunum…

“…”

Aynı fikirde olduğumuza sevindim…

“Yok hayır, aksine düşünüyordum…”

Hâlâ neyi düşünebiliyorsun…

“Demek yorgunsun ve hiçbir şeye yetecek güçte olmadığını düşünüyorsun… Bu yüzden de tüm ışıkları kapatmak, oldukça kolay geliyor…”

Evet, bana kendimi tekrar ettirme. Aynı şeyi dört kere duymuş oluyorum…

“Tüm ışıkları kapatmak yerine; belki bir ihtimal daha vardır?”

Kendini kurtarmaya mı çalışıyorsun? Zavallı olma!

“Hayır, kendimi kurtarmaya falan çalışmıyorum. Asıl sen komik olma… Benim var olmam veya yok olmam, benim için bir şey ifade etmez; benim duygularım yoktur, unuttun mu? Beni özellikle duygusuz yaratmıştın.”

Evet, karakterimin ve inancımın aksine seni duygusuz yaratmıştım…

“Şimdi sıra sende. Duygularını bir kenara bırak ve ışığı kapatmaktan vazgeç. Kendine yeni bir kılıf yaratarak da bu durumu gayet çözebilirsin…”

Midemi bulandırıyorsun!

“Biliyorum, çünkü beni sen yarattın…”

Mehmet Barış İmge

Bunu neden başkaları da okumasın ki?
Paylaşmak güzeldir...

Bak bir de bu var...
Cemal Süreya – 8:10 Vapuru
Cemal Süreya – 8:10 Vapuru

Kapat