Yolda Olmak

Gece Gündüz
A A

Ve saatler tam olarak sabahı gösterirken buna sabah dememizin bile başka birinin eseri olduğunu hissedebildim. Gökyüzüne bakarken gezegenlerin kararsız olduğunu fark ediyordum. Kibarlıktan mı bilmem ama ne Güneş ortaya çıkmak istiyordu ne de Ay göğü terk etmeyi düşünüyordu. Usulca esen rüzgârın, yapraksız dalları sallayışını izliyordum. Dallar, insandan bir pareydi. Kırılacak gibi ama dimdik ayakta durmaya çalışan…

Beyaz yakalılar uyuyalı sekiz saat olmuştu bile üstüme ceketimi alıp dolaşmaya karar verdiğimde… Parmak uçlarımın yardımıyla dudağımın köşesine yerleştirdiğim sigaramı, rüzgârın bana karşı yürüttüğü asil savaşın kıyısında yakmaya çalıştım. Caddeler, sokaklar ve kaldırımlar bomboştu. Dünya kendine gelmişti. Uzunca süredir alkolün etkisiyle kusmuş ve sonra farkında olmadan sızmış bir adam gibiydi dünya… Üstleri şık görüntülü, içleri kibirle doldurulmuş insanlar yürüyordu gün boyu. En güzel saatler bu boş saatlerdi. Sokak köpeklerinin oradan oraya özgürce koşabildiği, havaya karışan pişmeye bırakılmış ekmek kokusunun yayıldığı ve birazcık da kafa dinleyebildiğim bu saatler. Tanrı, dünyayı bu saatlerde yaratmış olmalıydı. Huzurun tavana vurduğu, aklına gereksiz detayların gelmediği zamanlar…

Biz bu dünyanın mide bulantısıydık. Akşamdan kalmış kafasıydık. Küllüğünde izmarit, cebindeki kuruşlardık. Kısaca ne biz dünyaya muhtaçtık ne de dünya bize. Sadece öfkeliydik. Öfkemizin de nedeni daha iyisini istiyor olmamızdı. Vaat edilen topraklara henüz ayak basmamıştık. Umutlarımız yeşermemişti. Yeşermeyecek oluşunun farkına vardığımız vakitlerde öfkeleniyorduk. Kadınların omuzlarında yeşermeye çalışıyorduk. Fırtınada savrulmuş kırık dökük bir sandalın saklandığı limandı onlar. Bu dünya, bizden o kadar fazla özellik almıştı ki… Aldıklarının yerine de bir parça kibir, bir parça öfke ve bir parça da anlayışsızlık bırakmıştı. Çiçekçiler bile iş yapmıyordu artık. Galiba insanlar birbirlerini eskisi gibi sevmiyorlardı.

Aklıma tam da şu dakikalarda İskoç atasözlerinden biri geliyordu. Yanlış hatırlamıyorsam şöyle diyordu: “Yaşarken mutlu olmaya bak, çünkü uzun süre ölü kalacaksın.” Uzun süredir böyle çarpıcı bir cümle duymamıştım. Modern dünyanın azizliklerinden bir tanesi de bu olsa gerek. Çarpıcı ürünler, parlak ekranlar, rengârenk binalar bize ölümü unutturmuştu. Keşke unuttuğumuz tek detay da ölüm olsaydı. Ölümden öte artık insanlığı, insan olmayı unutmuştuk. İyi olmayı, iyilik yaymayı bile çıkar mevzusuna çevirmiştik. Uzun süredir insanoğlunun mottosu, “İyilik yap, iyilik bul!” yerine “Öyle bir iyilik yap ki kapital bul!” olmuştu.

Ve bir de bu dünyanın iyi tarafı olan bir avuç deli vardı. “Müziğin sesini duymayanlar, dans edenleri deli sanıyor.” demişti Nietzsche. Ne kadar da harikulade bir tespitti. Gözlerini istediğin kadar kapatabilirsin; ama kalbin her şeyi görecektir. Vicdanını köreltebildiğin kadar körelt. Günün birinde o körelmiş vicdanın, seni en keskin hâliyle iki parçaya ayıracaktı. Bu büyük sahnede bizler, sadece oynatılan kuklaları görebiliyoruz. Elleri hiç görmedik; bunun yanında yüzlerini görmemiz zaten imkânsızdı.

O zaman bizler de şu bir avuç deliye eşlik edelim. Yüzlerce lira verip aldığımız saçma tasarım koltuklardan kalkıp sırt çantamızı hazırlayalım. Yolculuğa çıkalım. Ruhani bir yolculuk olsun bu. Bavulunuzda birkaç tişört, pantolon, çorap ve birkaç tane de kitap olsun. En tozlu raflarda kalmış kitapları alalım yanımıza; en tozlu kutularda kalmış plakları ve bir de en derinlerde kaybolmuş insanları. Şimdi, tam da Güneş doğarken delirmiş olsun bu dünya. İnsanın yeryüzüyle dansı olsun bu adım. Yaşadığımız süre boyunca yolun sonunu görene kadar yolda olalım. Hareket hâline geçelim…

Kürşat İsmayil

Paylaşmak güzeldir...

Sol Göz Sağ Göz Giriş Baykuş
+ kaç yapar acaba? Cevap Bekleniyor
Şifremi Unuttum
Yükleniyor...