Gösteri Toplumu

Gece Gündüz
A A

Modern dünyanın en büyük sorunlarından biri varoluşsal bunalımdır. Markalaşmaya ve tekelleşmeye doğru hızla giden dünyada toplum, kimlik karmaşasının pençesindedir. İçinde saatlerce dolaştığımız o görkemli binalar boşuna yapılmadılar değil mi? En özenle düzenlenmiş caddelerde yan yana duran görkemli markalar ve yemeğin bile markalaşabildiği bu enfes düzen…

Çok okuyan birilerindenseniz mutlaka Distopya’lara da maruz kalmışsınızdır. O Distopya’lar okunmuş, üstüne tartışılmış, bir de rahatlama hissine maruz kalınmıştır. Çünkü yaşadığınız düzenin bu olmadığına canı gönülden razı gelmişsinizdir. Peki ya o Distopya’lardan hangisinde insanlar bir Distopya’nın içinde olduğunun farkındaydı? Bugün bizler de bir Distopya’nın içindeysek fakat bunun farkında değilsek ne yapabiliriz? Belki bizlerin bir “Büyük Birader” mekanizması yoktur ancak bunu rahatlıkla karşılayabilecek örnekler vardır. Üstelik bizim mekanizmamız daha tehlikeli ve manipülasyona açıktır. Örneğin; televizyon buna benzer bir mekanizmadır. Televizyon gibi büyük bir kitle iletişim aracını kullanarak milyonları yönlendirebilirsiniz. Bu yönlendirme sadece düşünce açısından değil marka yönelimi açısından da kullanılabilir. Bir misal verecek olursak “Pizza” gibi Anadolu kültüründen uzak bir yiyecek, televizyonun mükemmel yönlendirmeleri ile giremediği bir piyasayı bir sene içinde darmaduman etmiştir.

Yaşamsal faaliyetlerin, belirlenen imajlar aracılığıyla topluma dayatıldığı bir düzen geçerliliğini korumaya devam ediyor. Standart bir yapıda karşı çıkacağımız, özel hayatımızın gizliliğini ihlal eden anları bilinçli olarak, kendi elimizle yaratılmış bir mekanizmaya yüklüyoruz. Böylelikle her gün yaptıklarımız ve yapmakta olduklarımız birileri tarafından kolaylıkla kontrol edilebiliyor. Bugün yaşadığımız dünyadaki sistem mutasyona uğramış ve boyut değiştirmiştir. Bundan birkaç asır önce Smith’in övdüğü, Marx’ın yerdiği tezler, olaylar; bugün geçerliliğini çoktan kaybetmiş bulunuyorlar. Kurulan ve dönmekte olan çark, insanlara doğalmış gibi geliyor. Varoluşsal olarak bu yapıda olduklarını üstüne basa basa iddia ediyorlar. Bir Hamster’ın çarkın içinde nereye gittiğini bilmeden koşturduğu gibi koşturuyor insanlar. Her şeyin temel noktası ve dayanağı: “Para.” İnsanların yetenekleri ve vasıflarıyla değil, yarattıkları imajları ve paralarıyla kale alındığı bir düzendeyiz artık. Bu Distopya’nın korkutucu yüzünü görmemek için kör olmak gerekli.

Günümüzün büyük bir kısmını, mesleğimizle haşır neşir olarak geçiririz. Buradan kazandığımız ücreti, yaratılan imajlara yatırmak zorunda hissederiz kendimizi. Eğlence olgusunun kutsallığı çoktan yok olup gitti. Eğlence de yaratılmış bir imaj olarak sunuluyor bizlere. Kalıplaşmış eğlencelerden bahsediyorum. Artık eğlence, mutlaka para harcanarak yapılan bir eyleme dönüştürülmüş vaziyette. Yaşanılan eğlencelerde bile mutlaka bir ayrıcalıklı sınıf mevcut. Herhangi bir kapalı mekânda yaşanılan eğlencedeki ayrıcalıklı sınıf, kapalı localarda oturan kişilerdir. Bunun böyle olması çok da anormal değildir aslında. Anormal olan localarda oturmayan kişilerin, bu kişilere gıpta eder gözlerle bakıyor olmasıdır.

Herkesin işine, okuluna veyahut gideceği yere götürülmek için bindiği araçlar vardır. Bu araçlar bile bir imajın içine sokulmuştur. Araç, taşıma kategorisinden çıkıp gövde gösterisi yapılması gereken eşyalara kategorisine girmiştir. Nitekim sizi sıcak tutmaya yarayan veya gövdenizi kapatmakla görevli olan kıyafetler de aynı şekilde imaj ürününe dönüşmüştür. Bu bir çark. Bahsettiğim Hamster’lar da bizleriz. Uyanıyoruz, yemek yiyip çalışıyoruz. Emeğimizin karşılığını aldığımızı zannederek akşamları evimize mutlu bir şekilde dönüyoruz. Fakat emeğimizin karşılığı, sistemin yarattığı imajlarda eriyor. Yani sistemin verdiği para, gene sisteme geri dönüyor. Daha da basitleştirecek olursak. Hamster’ın koştuğu çarktayız, göremiyoruz. Sürekli koştuğumuzu zannediyoruz ama yerimizde sayıyoruz. Hep en baştayız ve hiç ilerlemedik.

Bunun çözümünü, asla kesin bir biçimde “Şudur…” diyerek tanımlayamam. Ama ünlü düşünür Platon’dan okuduğum bir kesit vardı. Bunun, çözüme ışık tutacağına inanıyorum. Şu ünlü mağara benzetmesinden bahsediyorum. Bu mağara bizleriz; zincirlerimiz, koyduğumuz kurallarımız ve gölgelerse sorgulanmadan benimsenmiş doğrulardır. Zincire vurulmuş esirler, elbette gölgelerle yetinmeyi kolay bulacak; böyle olması gerektiği için böyle olduğunu yürekten kabul edecektir. Fakat bu mağaradaki bazı zincirliler, zincirlerini kırıp aydınlığı göreceklerdir. Geri dönüp mağaradakilere bu aydınlığı anlatmak isteyeceklerdir. Fakat karanlığa alışmış gözler, aydınlığı kolay kolay göremezler, zorlanırlar. Birazcık kararlılık ve zamanla bu gözler de aydınlığa alışacak ve zincirlerini bekletmeden kıracaklardır…

Kürşat İsmayil

Paylaşmak güzeldir...

Sol Göz Sağ Göz Giriş Baykuş
+ kaç yapar acaba? Cevap Bekleniyor
Şifremi Unuttum
Yükleniyor...