Felsefenin Doğuşu: Doğa Filozofları

Gece Gündüz
A A

Batı felsefesinin doğuş noktası olarak kabul edilen Doğa Filozofları; M.Ö. 6. ve 5. yüzyıllarda Anadolu kıyılarında, İtalya’nın güneyinde ve İyonya’da yaşamış olan düşünürlerdir. Bazı kaynaklarda “Sokrates öncesi filozoflar” olarak da adlandırılan bu düşünürlerin özelliği; gerçeği, tabiatüstü güçler yerine, doğal olguların yardımı ile anlamlandırmaya çalışan ilk düşünürler olmalarıydı.

Antik dönem filozoflarını anlamlandırmak için dönemin koşullarına da hâkim olmak gerekir. Dönemin şartları gereği mitsel düşünce ağır basıyor, insanlar çeşitli ilahlara inanıyordu. Doğa olaylarını da bu şekilde anlamlandırmaya çalışıyordu. Doğada var olan her şeyi bir ilah ile ilişkilendirmişlerdi. Bu ilahların ilginç yanları vardı. Kronolojik sıraya baktığınızda evreni yaratan ilk ilahlar -Olimpos ilahlarından önce var olan Titanların ataları- sonrasında Titanlar ve en sonunda Olimpos ilahları vardı. Yeryüzü ve gökyüzü ilahları olan Gaia ve Uranüs’ün birleşmesiyle Titan ilahları meydana gelmişti. Titanların bu güçlü dönemine, yeni kuşak ilahlar olan Olimposlar tarafından son verildi. Bizim çokça tanıdığımız Zeus, Poseidon, Apollo vb. yeni kuşak olan Olimposlardandı.

Zamanla insanların yaşamındaki değişiklikler ile değişime uğrayan ilahlar, Homeros’a kadar varlıklarına güçlü şekilde devam ettiler. Homeros, yazmış olduğu “İlyada” ve “Odysseia” ile ilk defa ilahları; insanlar gibi bencil, çıkarcı ve kindar olarak göstermiş oldu. Elbette ki Homeros’un bu cesur adımı sonrasında İyonya’da, Yunanistan’da bu eserleri okuyup onun gibi düşünmeye başlayan kişiler var olmuştu. İlk filozoflar, İyonya’nın sıkça kullanılan ve hareketli bir liman şehri olan Miletos’tan çıkmıştı. Miletos Üçlüsü adlandırılan bu kişilerin isimleri bize hiç yabancı değildir. Thales, Anaksimandros ve Anaksimenes, varoluş üzerine düşünmüş; farklı ancak çoğu noktada birbirine benzeyen teoriler üretmişlerdi. Bu üçlünün ortaya attıkları teorinin doğru olmadığını fakat sonraki düşünürlere bir ışık olduğunu söylemek zor olmayacaktır.

“Felsefenin başı sudur.” diyen biri varsa aslında onun yanılmadığını söylemeliyiz. Bu üç kafadar filozoftan Thales, her şeyi su ile ilişkilendiriyordu. Onların teorileri, doğadaki her şeyin tek bir maddeden oluştuğunu ve o maddenin de su olduğunu iddia ediyordu. Özellikle Thales için “Arkhe” kavramı, küçümsenmeyecek kadar önemliydi. Onun düşüncesi her şeyin sudan geldiği ve gene suya döneceğiydi. Ona göre düz tepsiye benzeyen yeryüzü, sürekli olarak sonsuz bir okyanusta hareket etmekteydi. İşte tam bu noktada devreye Anaksimandros girmiş ve Thales’in düz tepsi teorisindeki su kütlesini neyin taşıdığını sormuştur. İş bu ya sorulara devam etmiş, Batı’dan batan Güneşin nasıl Doğu’dan doğduğu sorusunu da sormuştur. Thales’in teorisini yeterli bulmayan Anaksimandros, kendi teorisini ortaya sunmuş ve yeryüzünün merkezi dayanaksız bir silindir biçiminde olduğunu iddia etmiştir. Anaksimandros’a göre, sonsuz miktarda maddenin mevcudiyeti gerekliydi. Bu yüzden ana maddeyi, “sınırı olmayan madde” olarak isimlendirmeyi tercih etti. Anaksimenes, saygıdan mı bilinmez ama ustası Anaksimandros’a çoğu konuda hak veriyordu. Anaksimenes, biraz daha duygusal olacak ki Arkhe fikrine bir de ruh kattığını söyledi. İnsanı ayakta tutan temel maddenin de ruh olduğunu iddia etti. Bu üçlünün dediklerini kesinlikle inanmayacak bir kişi ortaya çıkmıştı. Hem de onların şehrinde. Herakleitos, bu üç adama karşı çıkıp her şeyin ateşe benzediğini iddia etti. Ona göre her şey, başka bir şeyin ölümünden doğmaktaydı. Zıtlıkları görerek “her şey akar” teorisini ortaya atmıştı. Hatta “Aynı nehirde iki kez yıkanmak mümkün değildir.” cümlesiyle de bu tezini desteklemiştir. Parmenides, saygın devlet adamı sıfatını bir kenara koyup Herakleitos’un teorisini yanlışlamıştır. Parmenides’e göre hiç bir şey değişmez, bu yüzden duyu algılamalarına da güven olmazdı. Uzun süre ilkel felsefe dünyasını meşgul eden bu zıtlık Sicilyalı Empedokles ile son buldu. Ona göre işler çok farklıydı. Aslında birbiriyle zıtlaşan bu iki filozof da kısmen haklıydı. Empedokles, bu zıtlıktan her şeyin değişmez olduğunu kabul ederek fakat duyumsal algılamaya inanarak kurtulabileceğini ileri sürdü.

Bu düşünürlerin hepsi farklı pencerelerden dünyaya bakıyordu ve farklı yorumları dile getiriyorlardı. Bu filozoflar, varoluşu tek bir maddeyle anlamlandırmaya çalışıyorlardı. Ancak en büyük hataları tek bir maddeyi her zaman dünyevi şeylerden seçmiş olmalarıydı. İleri dönemlerde düşünürler de bunun farkına varmış olacaklar ki Abderalılar ismiyle ortaya çıkan Atomcular, olayı ele alır. Leukippos’un öncülüğünde kurulan Atomculuk fikri, tartışılan düşünceleri başka bir boyuta taşımıştır. Leukippos, bilinçli olarak boşluk kavramının varlığını ortaya atmış; bu boşluklarda sonsuz sayıda, küçük olduğundan görünmeyen maddeler olduğunu iddia etmiştir. Leukippos’un öğrencisi olan Demokritos da hocasının boşluk teorisini mantıklı bulmuş, Monism ve Pluralism teoremini de göz önünde bulundurarak, modern bilimin de kanıtladığı “Atom” teorisini çıkarmıştır.

Okuduğumuz ve anlamaya çalıştığımız bu filozofların çoğunun düşüncesi yanlıştı. Fakat onların dünyaya kattığı her tez, yanlışlanamayacak kadar doğruydu. Onlar, farklı bakış açılarıyla gözlemler yaparak kendi düşüncelerini dile getirdi. Eğer Homeros hiç yaşamamış olsaydı; Doğa Filozofları hiçbir teori ortaya atmamış olsaydı belki de bugün hâlâ mitsel düşüncenin hâkimiyeti altında varlığımıza devam ediyor olurduk. Onlar uğraştıkları işin hem kümülatif hem de yanlışlanabilir olduğunu biliyorlardı. Nesilden nesle aktarılan düşünceler, bize bugünkü dünyayı yaratmak için ışık tuttu. Kim bilir; belki bizim de fikirlerimiz ve yanlışlarımız sonraki nesillere daha iyi bir dünya yaratmak için ışık olur.

Kürşat İsmayil

Paylaşmak güzeldir...

Sol Göz Sağ Göz Giriş Baykuş
+ kaç yapar acaba? Cevap Bekleniyor
Şifremi Unuttum
Yükleniyor...