Ölüm Atölyesi – Bölüm 2

Gece Gündüz
A A

Ölüm Atölyesi – Bölüm 2

BÖLÜM – 2

İLK ÖLÜM

Alarmdan on dakika önce uyandım. Ağzıma tıkıştırdığım üç beş parça ekmekle çıktım kapıdan. Daha demir kapıya gelmeden sigaramı yaktım. Çünkü ilk dumanı kiminin veda ve kiminin de hoş gelmişlik kokusunun harmanlandığı apartman girişinde alıp, kendi güne merhabama üflemek en büyük hobimdir. Atölyede ilk güne gitmenin en problem yeri bu şehir grisinden bir tırnak gibi kanaya kanaya ayrılmak. Çünkü atölye doğanın göbeğinde bebek gibi. Büyüdükçe buralarda, doğdukça şehirleşecek. Yani griden yeşile geçmek, zifte çalan renklerden pastelin ta kendisine geçmek güç. En azından benim için. Hiç merhabayı düşledin mi? Kapıdan çıktığın andan oraya varana kadar aklında dönen an ve merhaba deme tonu ile alacağın tepkiyi tasarlama anı işte. Söyleyeceklerin provasını bozuk plak gibi işlersin kafana. Buraya kadar hiçbir sıkıntı yok. Çünkü hayatımda ne zaman bir diyalog geçme ihtimali olsa ben bunu yapıyorum zaten. Hatta bugün ilk günüm olacak diye cebimde son bir dalım kalmış sandığım, hatta artık üzülerek onu içmek için paketi açmışım da bir değil iki dal sigaram olduğunu görmüşüm gibi bir neşeyle uyanarak içimden o pozitif cümlelerimi prova ettim. Otobüsten indim ve atölyeye vardım. Kapıyı açtığımda karşılaştığım atmosfer daha atölye binasının da uyuduğuydu. Koridorda ipucu takip edercesine bir incelikle ihtiyarın odasına gittim. Kapıyı neşeyle ittiğimde de aynı hava. İçimde ise “Ne oluyoruz be? Ben mi erken geldim?” havası. Yaşlı yeşil telefonu kaldırdım bir kahve söylemek için sonra da zarfı fark ettim. Çaycı kahveyi getirdiğinde masanın üstündeki zarfın bana olduğunu söyledi. İçinde bir miktar avans ve not vardı.

“Günaydın genç adam. Umarım geç kalmamışsındır. Sana uzun uzun bir not yazıp kendine cevap vermek zorunda olacağın cümleler kurmak isterdim ama vaktim yok. Bunu yazarken dünyada ve yetişmek için vaktim olmadığını fark ettim. Ölüme yaklaşmak garip bir his. Neyse genç adam konumuza dönelim. Zarftaki para ay sonuna kadar idare etmen için. Ve birazda ilk görevin zorluğu için. Bugün ikizler terapisinde görev alacaksın. Onlara gün içinde kendilerinden dakikalar önce ya da sonra doğdukları kardeşlerini, abilerini öldürmemeleri için ilaç kullanımının olmadığı o yaklaşık bir saatlik arada güzel sohbet ve hikaye anlatacaksın. Belki yorulmazsan soru bile alabilirsin. Ama ben ilk gün için tavsiye etmem. Ama sen benim tavsiyelerime uyma. Ne işim olduğu sorusu aklında dönüyor muhtemelen. Yaklaşık bir ay kadar yokum. Haftada beş gün burada görevlerini sana Nalan anlatacak. Nalan kahvesini sade, çayını tek şekerli demli içer. Öğle yemeğini iki durak ötede yer. Bunlar başlangıç için lazım olacaktır. Kolay gelsin, hoş kal…”

Bu ne şimdi? Koca koca diyaloglar ve ihtimaller hesapladım ama bina uyuyor, insanlar uyuyor. E ben niye erken uyandım? Kendimi pazar günü yanlışlıkla işe gelmiş gibi hissediyorum. Kapıdan kısık bir ses yükselerek geldiğinde, gelenin Nalan olduğunu anladım. Biriyle tanışmaya, provasız bir diyaloga böyle hazırlıksız olmak geriyor beni. Kapıdan girdiğinde oda bulut güneşin önünden çekilmiş gibi aydınlandı. “Günaydın, Tarık Beyin dediği kadar yeşilmiş gözlerin. Nasılsın?” dediğinde ise rujunun kırmızısında kızardım. Birer kahve içip öğle yemeğine çıktık. Bizim hayta yaşlı beni kıza nasıl övdü ise artık ikizler terapisine benle girmek istedi. Saat üçte buluşmak üzere gitti. Yaklaşık on dakika falan var ve aklımda anlatacak bir bok yok.

Odanın kapısına yaklaştığımızda Nalan içimden geldiğince konuşmamı söyledi. Biraz sonra maraton koşacakmış gibi derin bir nefes alıp, suyumdan yudumladım ve kapıyı açtım. Açtığımda ise salon boştu. Göz bebeklerim şişti şaşkınlıktan. Nalan ise kahkaha içinde. Yemekten beri bunu düşlüyormuş, sohbetimize daha beş dakika var. Neyse, sandalyeleri dizdik Nalan yanıma oturdu. Kapıdan iki erkek iki kız ikiz girdi. Canan, Benan, Ediz ve Deniz. Ben onlara hoş geldin dedikten hemen sonra bir erkek bir kız oturmalarını, istedikleri tonda ve şekilde hitap edebileceklerini anlattım. Önce bir konuşma yapacağımı, sonra konuşmanın temasında olan şeyle ilgili birer yazı yazıp bana vermelerini isteyeceğimi söyledim. Hiç yadırgamadılar, hatta farklılık hoşlarına bile gitti.

– Seyahat. Bir yerden bir yere gitmek. Olduğun yerden olmak istediğin yere. Bana hep böyle geliyor. Aklımda bu kelimeden sonra ilk canlanan şeyler. Ama aslında seyahat böyle bir olayın tersini barındırır. Yani seyahat etmek yolla tersinir bir ilişki içinde diyebiliriz. Peki ya hayat? Ölüme giden bu yaşam adlı otobüs içinde aynı şey mümkün mü? Bu soruyla beraber ise aklımda canlanan ilk soru yolun sonunda daha iyi şeyler ile karşılanmak için yanımıza bolca sevap almaya çalışıyoruz. Ya bu sevaplar kışın ortasında bir ülkeye giderken yanımızda yazlık eşya doldurmuşuz gibi olursa? Ya yolun sonundaki molada geri dönüyorsak? Ya da ölümden sonra başka bir hayata devam etmekte seyahat sayılır mı? Tek yönlü sonsuz gidiş, bir dönüş olmadan gitmek seyahat midir? Elbette öyledir.

Dört mevsim görmemiş gibi kötü insanlar var. Hiç kış meyvesi tatmamış gibi. Aralıkta hiç üşümemiş, dudakları moru hiç görmemiş, yüzleri hep hislerden kızarmış… Kötülük içinizdeki kumsallardan yapılmadır. O kumları kızartıp objeleştirmek ya da ancak bir deniz kıyısına yakıştırabilmek size kalmıştır. Bir fikir olarak içinizde kalmalıdır. En büyük kötülük aklınızda dönüp durduğu ve artık yapmaya niyetlendiğiniz anlarda sonuçlarından korkup fikir olarak bilinçaltına geri kaçmalıdır. İçimizde bunu yapacak kadar merhamet kalmalıdır. Fakat işin içinde kötülüğe zıt bir terim var. Adı iyilik. Kiminin nokta koyamadan ömrünün sonuna kadar nefesi tıkana tıkana okuduğu cümle, kimine ise ömrü boyunca telaffuz etmediği kelime gibi. İyilik için söylemek istediğim tek şey var. Yemeğin tadına bakmadan ezbere atılan tuz gibi herkes için yapılmaması gerektiğidir. Öyle gerekir, çünkü Tanrı o anı yeterince tuzlu yaratır bazen ve sizin eklediğiniz tuz artık iyiliğinize kamufle ile kötülük tadı katar. Böylece sizde ömrünüz boyunca yapacağınız bir iyilikten, yaşam seyahatinde yanınıza alacağınız onca sevaptan olursunuz.

Bugün ilk buluşmamız ve sadece bir konuşma ve sonrasında yazacağınız yazılar ile sizi tanımam ile geçecek. Böylece sonraki seferlerde daha güzel sohbetler edeceğiz. Son olarak eklemek istediğim şeyler var. Dünya. Dünya sanıldığı gibi bir kıyıma üç şeyden gidecektir. Kibir, görmemezlik ve his. Bu üçüne dikkat ettikçe içimizde budayacağımız dalları çok daha rahat seçebiliriz. Peki, nedir bunlar ne yapacağız?

Kibir: Biraz daha yaşamak istemek bile ölüme kibirdir. Hiç bir şeye kibirlenmemek için biraz delirmek yeterli. Ve tadını aldıkça deliliğin içiniz kulağınıza fısıldamaya başlayacak. Biraz daha. Biraz daha! İşte bunun tadı çok güzeldir. Kimsenin Pollyanna olmasına gerek yok, fakat gereksiz kibirlenmek toza dönmüş meşeyi yakma çabası gibidir. Günahların büyüğünden, sonların en zararlısından ve zararların en yıkıcısındandır.

Görmemezlik: Kimseden tüm açlık, susuzluk ve yoksunlukları gidermesini beklemiyoruz. Beklemiyoruz ama, ne ara kemiklerini sayarak anatomik yapısı hakkında büyük fikir sahibi olabileceğimiz bir aç köpeğe elinde yediği yemeği vermeyecek kadar kör olduk. Ellili yaşlarda bir ihtiyar o dinlenme tesisinde arabanı yıkadığında iki liranı vermek böyle zor mu? Cidden ekmek kırıntılarını tabağına ve oradan da lavabona dökmek yerine balkonuna, camının önüne koymak yorucu mu? Hadi bunlar az önce bahsettiğimiz iyilik-kötülük çatışmasına göre ayrı ayrı değerlendirilebilir. Peki ya çok sevip tekil kaldığın, seni sadece yalnızlığa taşıyan o kişiden sonra böylesine gülen insanları görmemek. Her şeyin olumsuz yönünü görecek kadar iyi şeyleri ummaktan kaçmak. At gözlüklerini çöpe atıp tebessümünü dudaklarına asmalısın bir an önce. Çok yakışacak güvenin bana…

His: Artık bir ölümün acısını hissetmemek. O cenaze töreninde herkesin biberden ağızları yanmış bardak bardak su içtiği acıyı, “N’olacak bundan” dercesine tabak tabak yemiş gibi durmak. Zorla ağlayamaz elbet insan ama ölüme karşı böyleyim ben. Ama ne gariptir ki cenaze evine gelin getirmişçesine bir tepki alırsın. Kıyıma gidecek şeylerin birinde olmak üzücü fakat değiştirebileceğim bir şey değil. Denedim. Fakat iyi yönde de değerlendirmek lazım. Burada sizlerle beraber olmanın mutluluğunu hissetmek güzel bir şey. Ama yine de birine dokunduğunda kendini hissedememek diye bir olay var… Böylesine soyut bir kavramı uzatmak istemiyorum. Şimdilik söyleyeceklerim bu kadar.

Konuşmam bittiğinde yazılarını yazıp zarfları odama koymalarını istedim. Akşam sekizde ayrılacağımı biliyorlar. Nalan ile uzun uzun sohbet ettik. Anlaşılan konuştuklarımı sevmiş. Bazı anlar öylesine cevap verdiğim bile oldu beni etkileyen o kadına. Ama saat sekize on var ve ben uykusuz, yorgun bir halde eve gidip, birkaç kadeh bir şey içip uyumayı bekliyorum. Ve vakit yaklaştıkça geçmez oluyor. Ama aklımda uyuyana kadar dönüp duracak cümleyi salondan çıkmadan hemen önce Benan söyledi. Bir soru sormak istedi usulca kapıda sigaramı içerken. Sigarayı nasıl bıraktığını anlattı önce. Yaklaşık yirmi dakika. Sonra paketime uzandı usulca yaktı bir sigara. Yıllardır görmediği dostunu görmüş gibi bakıyordu elindeki sigarasına. “Yaşadığını hissedememek ölümü hissetmek midir?” dedi. Sigarasını söndürdü ve gitti. E şimdi yıllardır sigara içmemiş adama konuşmamla sigara yaktırdım. İyilik kamufle olmuş kötülüğe. Kendi anlattığım kuyuya düştüm resmen…

Evin önündeki son basamağı çıkmayacağımı sandım bir an. Şükür ki tek seferde anahtarı oturttuğum deliğe. Dolaba sarıldım, bir yaralı yakınının ambulanstan inen görevliye sarılması gibi. Zarfları yarın tatil olduğu için “Yarın okurum” dedim kendimce. Biranın ıslığına boğazımın yutkunma sesi katıldı. Bu düeti öğleden beri bekliyordum. Saat on ikiye kadar radyoydu, düşünmekti derken beş bira içmişim. Oturduğum sandalyeden ilk defa tuvalete kalktım. İlk iki adımda yolu bocalayarak bulmak hoşuma gitti. Elimi yüzümü yıkadım, yatağa girdim. Uyku halim başım yastığa dokunmadan başladı.

Telefonun sesine uyandım. Nalan arıyor. İlk bir dakika ağlamaktan konuşamadı. Araba gönderiyorum hemen tesise gel dedi. Zorla öğrendim ne olduğunu. Benan ölümü her gün yaşamaktan daha çok hissettiğini bir kağıda yazıp kendini öldürmüş. Kapının önünde araba gelene kadar elimde bira şişesiyle ağladım. Benan bana ölüme üzülme hissini kazandırarak, bir iyilik ile gitti buralardan. Bense topluluğa ilk konuşmamla katil oldum. Atölyede Nalan’a polise gidip, “Sözlerimi kılıç olarak kullanıp birini öldürdüm, beni tutuklayın” demek istediğimi söyledim. Herkes üstümden yükü almaya çalışıyor. Gecenin köründe birinin ölümüyle aydınlanmış atölye. Gözlerim acıyor… Boğazımda boktan bir tat var. Benan morga götürüldü. Saatler önce uzanıyor olduğum yatağına uzandım. Canan’la sessizce, iç çeke çeke, birbirimiz gözlerine baka baka ağlayarak uyuyakaldık. Ve uyumadan binlerce kez içimden sayıkladım. “Artık sen bir katilsin!”

Kerem Cinel

Paylaşmak güzeldir...

Sol Göz Sağ Göz Giriş Baykuş
+ kaç yapar acaba? Cevap Bekleniyor
Şifremi Unuttum
Yükleniyor...