Münasip Bir Yer

Gece Gündüz
A A

Münasip Bir Yer

Geçenlerde eniştem rahatsızlandı. Boşluğunu tutup inim inim inliyor adamcağız. Baktık kendi kendine iyileşecek bir şey değil, eniştemi hastaneye götürmek için muhtardan arabasını aldım. Köy yerinde hastane olmadığından mecburen eniştemi ilçedeki hastaneye götüreceğiz. Gideceğimiz mesafe problem değil ancak eniştem problem çıkartıyordu. İnat etti, hastaneye gitmem diye tutturdu.

– Şirke mi sokacaksınız siz beni? Hastalık da sağlık da Allah’tan gelir. Gitmem ben o gâvurların eline.

Eniştem böyle sağlam dindar bir adamdır. Din dışı bir şey yapmaktan çok korkar. Ne yaptıysak ikna edemedik ama ağrısı da dinmiyordu. Sıcak bezler sardık, yoğurt suyu içirdik, bana mısın demedi. Sağa sola danıştık, ne yapabiliriz diye ancak sağdan soldan da bir şey çıkmadı. En sonunda fayda yine muhtardan geldi. Karşıki köyde bir hoca varmış, okuyup üfleyip bir ot veriyormuş, ağrın geçiyormuş. Her şey tamam da eniştem iyileşmeye razı mı, değil mi diye düşündük durduk. Halam açtı konuyu, hala inlemekte olan enişteme.

– Bey, halin hal değil. Bırak şu inadı da birilerine görün.

– İstemem! Vardır bir günahım. Ondan bu cezayı hak gördü bana Cenab-ı Hak.

– Muhtar söyledi, karşı köyde bir hoca varmış. Okuyup üfleyip, bir ot veriyormuş. Bugüne kadar yüz kişiyi iyileştirmiş.

– Ne yüzü, beş yüz kişi, dedim.

– Ehl-i sünnete çok mu yakınmış?

– Yakın ne demek enişte? Tam içindenmiş. Kur’an-ı kaç sefer okuyup bitirmiş, sayısını sayamamışlar.

– Heee bak o zaman tamam işte! Gidip ona görünürüm. Kendimizi Müslüman’a emanet etmeyeceğiz de kime emanet edeceğiz? Bir kişi din diyorsa korkmayacaksın ondan.

Halamla halamın kızı bunu duyunca rahatladılar. Ben de bir rahatlamıştım. Hiç beklemeden, hemen ertesi sabah, muhtarın yanına koştum.

– Tamamdır muhtar, eniştem razı geldi. Bir an önce götür bizi hocanın yanına. Adam ağrıdan iki büklüm oldu.

– Vala Süleyman Hoca randevuyla çalışıyormuş. Hemencecik nasıl gideceğiz?

– Ne randevusu muhtar? Adam iki büklüm olmuş diyorum. Hem zaten zor ikna ettik. Bir an önce götürmemiz lazım.

– Tamam len tamam. Ben bir yola koyuveririm artık.

Muhtarla görüştükten sonra eve gittim. Halamgile bir şey demedim. Akşamına muhtar geldi zaten. Muhtar, bir tanıdığını araya sokmuş, Hoca Efendi de, “Yarın öğleden sonra gelsinler” demiş. Bu haberden sonra ben iyice rahatladım.

Ertesi gün, öğlen vakti muhtar geldi arabayla. Yanında aracıyı da getirmiş. Ben eniştemin koluna girdim, beraber bindik arabaya. Kırk beş dakika sürdü sürmedi, karşıki köye vardık. Evi de muhtarın yancısı tarif etti, bulduk. Saray gibi bir ev. İki katlı, villa tipi… Bir bahçesi var görmelere değer. Çeşit çeşit ağaçlar, çiçekler, ne ararsan var. Tasvir ettikleri tasvir burası herhalde. Bahçede yedi sekiz kişi daha vardı. Izbandut gibi bir herif, muhtarın yancısının yanına geldi. Fısır fısır bir şeyler konuştular, içeri girdi. Çok geçmeden o adam bizi çağırdı. Dördümüz girdik eve. Birkaç kapı geçtikten sonra hoca efendiye kavuştuk. Hoca Efendi, odanın köşe tarafında bir yerde oturmuş, önüne de rahlesini çekmiş bekliyordu. Duvarlarda Arapça yazılı kilimler vardı. Yancı konuştu ilkten Hoca Efendi ile.

– Selamünaleyküm Hoca Efendi. Ben dün gelen Salih’im. Hastamız var demiştim.

– Hee, evet hatırladım. Hastamız kim?

Eniştemi çıkardık bir adım öne. Hoca Efendi karşısına oturttu onu. Neresinin, ne kadar ağrıdığını sordu, eniştem göstererek anlattı. Bir iki bir şeyler mırıldandı, dua gibi, sonra eniştemin her yerine tükürdü. Yanındaki poşetten bir ot çıkardı.

– Bak bu otu kaynatıp, üç duayla birlikte içiyorsun. Ondan sonra hiçbir şeyin kalmayacak. Okunmuş ot bu. Üstünde üç yüz tane dua var.

– Allah senden razı olsun Hoca Efendi. Şu ağrılarım geçerse helalinden iki koyun sana. Mübarek adama böyle şeyler vermek sevaptır.

– Gerekmez, gerekmez. Sen otun ve duanın parasını ver yeter.

Ot ve dua parası niyetine Hoca Efendi’ye altı yüz elli lira verdik. Eniştem üç gün boyunca otun suyunu kaynatıp kaynatıp içti. Okunacak dualarını da eksik etmedi. Ancak adamcağız düzeleceğine daha da kötüleşti. Bu sefer hem boşluğunun yanı ağrıyordu hem de midesi ağrıyordu. Dördüncü günü muhtara haber saldık. Muhtar hemen arabayla geldi, bizi Hoca Efendi’nin yanına götürdü. Hiç bekletmeden bizi içeri aldı kapıdaki ızbandut adam. Hoca Efendi de tanıdı bizi hemen.

– Ooo iki koyunumu vermeye mi geldiniz?

– Aman Hoca Efendi yetiş! Eniştem daha beter oldu.

– Allah Allah! Allah Allah! Olamaz yav öyle şey. Tövbe bismillah!

Durumu sordu. Neler yaptığımızı, yaptıklarımızda sonra neler olduğunu harfi harfine Hoca Efendi’ye anlattık.

– Ama olmamış ki müminler. Bir şeyi eksik bırakmışsınız. Siz o otu boş verin. Şimdi şu otu alın, suyunu kaynatıp bir güzel için. Kalan tohumları da hastanın münasip bir yerine sokun.

– Af buyur Hoca Efendi! Nasıl yani?

– Şifa niyetine canım.

– Münasip bir yer neresidir Hoca Efendi?

– Canım onu da siz bulun. Ağzı mı olur, kulağı mı olur ben bilmem. Hadi bakalım, iyileşirse benden, iyileşmezse Allah’tan.

Hoca Efendi’ye bu zahmetleri için bu sefer sekiz yüz elli lira verdik. Bir hafta boyunca dediği her şeyi yaptık. Tohumları eniştemin münasip bir yerine soktuk. Hiçbir tohumu ziyan etmedik. Eniştem her tohumdan sonra “Oooh çok Müslüman adammış” dedi. Bunların hepsi şifa niyetine tabii… Biz her şey tamam diye düşünürken, bir hafta sonra eniştemin durumu değişti. Bu sefer de eniştem tuvalete çıkamamaya başladı. Bunun üstüne ağrısı iki yanını da sardı. İş çığırından iyice çıktı yani. Enişteme doktora gidelim deriz, gelmez. Hoca Efendi’ye laf da söyletmiyor. Bir sürü para gitti ona mı yanayım, eniştem daha beter oldu ona mı yanayım. Tepem attı, aldım muhtarı yanıma, tekrar gittik karşı köye. Vardık Hoca Efendi’nin evine ancak kapı duvar. İçeride ses seda yok. Oradan geçen birisi, kardeş o sahtekâr kaçtı gitti, demez mi! İşte o zaman tepemden aşağı kaynar sular döküldü. Boş boş kapıya baktım durdum. Herif komple münasip bir yerimize taktı gitti.

Kemal Kaçamak

Paylaşmak güzeldir...

Sol Göz Sağ Göz Giriş Baykuş
+ kaç yapar acaba? Cevap Bekleniyor
Şifremi Unuttum
Yükleniyor...