Toplumca Beceremediklerimiz

Gece Gündüz
A A

Sürekli olarak toplu taşıma kullanan bir insanım. Toplu taşıma konusunda eksper olduğumu söyleyebilirim.

Örneğin; metrobüse binerken durakta kapının hangi noktaya denk geleceğini bilir ona göre konumlanırım. Metroda –tüm ısrarlara ve anonslara rağmen- hiçbir zaman inenlere öncelik verilmeyeceğini, inmek istiyorsam önümdeki kalabalığı yarmam gerektiğini bilirim. Vapurda iskele sürülmeden binmeyi düşünmem, tramvaylarda hangi durakta hangi tarafın kapısının açılacağını ezbere bilir, daha durağa gelmeden yer değiştiririm.

Sinema sanatında toplu taşıma; toplum metaforudur. Ne zaman bir filmde otobüs, tren ya da metro sahnesi görseniz dikkatlice izleyin, o sahne çok ciddi toplum eleştirileri barındırır. Toplu taşıma kadar isabetli bir metafor kullanımı olamaz. Toplu taşıma davranışları, gerçekten de toplumun aynasıdır.

Birçok konuda olduğu gibi biz bu konuda da sınıfta kalıyoruz. Değil toplu taşıma kullanmak, kaldırımda düz bir çizgi tutturarak yürümek konusunda bile çok ciddi problemlerimiz var. Hani şu önünüzde yürürken birden duran tip vardır ya? Telefonla konuşuyordur hani?

“Alo. Hıııı hııı, tamam tamam anladım. Oldu tamam, oldu. Hadi tamam, hadi, hadi…”

Sanırım telefonların yaydığı radyasyon motor fonksiyonları kesintiye uğratıyor çünkü az önce yürüyordun sen benim önümde! Telefon çalıp da kulağına koyduğunda ne olduysa çakılıp kaldın oraya.

Bir de tam geçeceğim, kaldırımda volta atmaya başlıyor.

Hani vardır ya, telefonla konuşurken yere bakarak bir ileri bir geri yürümek. Telefonla konuşmakla geometri arasında kesinlikle bir bağlantı var çünkü masada oturup konuşurken de bu kez önündeki kağıda gayri ihtiyari daireler çiziyorsun.

Bunların daha sıkıntılı bir türü var; arkadan hızlı hızlı yürüyerek yetişen, önüne geçtiğinde birden yavaşlayan model. Aklını kaybetmek işten değil! Enseye okkalı bir şaplak indirmemek için nasıl zor tutuyorum kendimi bir bilseniz. Muhtemelen benim hangi hızda yürüdüğümü kestiremiyor. Yavaş yürüdüğümü düşündüğünden: “Şunu geçeyim de önüm açılsın.” diyor fakat geçmeye çalışırken kesiliyor. E ben de: “Geçsin gitsin belli ki cevval bir tip bu.” diye düşünüyorum fakat son gayretiyle beni geçince bu kez yavaşlıyor. Dinlenecek ya şampiyon!

Daha beteri var; el ele yürüyen sevgili. Tamam, biz de hayranıyız sevgililerin… Ne güzel el ele sarmaş dolaş yürüyorlar. Vallahi içi ısınıyor insanın fakat kardeşim ben de elimde market poşetleriyle geçip gitmek istiyorum! Senin aşkın kaldırım üzerinde emperyalist bir yayılmacılığa dönüştüyse, kusura bakma ben orada bireysel inisiyatifimi alırım. Pasif agresif bir kişilik olduğumdan inisiyatifim burnumdan soluya soluya eve varıp, öfkeden çakmak çakmak olmuş gözlerimle monitöre bakıp yazmak olur, o başka.

Karşıdan kafasını telefonuna gömmüş olarak gelenler… Ya bunlar üzerine uzun metraj bağımsız film yapılır biliyor musun? Böyle bir de yalpalaya yalpalaya üzerine doğru gelirler ya, çekilmesen çarpacak. Zihnimde şunu hayal ediyorum: Elimin tersiyle telefona vuruyorum, telefon havalanıyor; telefonun sahibinin gözler havada, telefon ağır çekimde dönerek düşüyor; Van Damme döner tekmesiyle telefona bir koyuyorum, telefon tekmemle birlikte elemanın suratına doğru yöneliyor ve suratının ortasında patlıyor. Oh be! Orgazma eşdeğer yeminle!

Sanırım toplum olarak yolda yürümeyi bilmediğimiz konusunda hemfikir olacağımız kadar çok örnek sıraladım. Gerçi bu kaldırım karmaşaşında kafe ve çikolatacıların sandalyelerini kaldırma atmasının da payı yok değil ya, ona burada girmeyeceğim.

Dur ya! Niye girmeyeyim ki?

Hacım siz neden yayılıyorsunuz o kaldırıma, sizin babanızın kaldırımı mı o? “Kirolor yüksok poro kozonomuyoruz.”

Bana ne lan!

Benim ev kiram da yüksek, ben de para kazanamıyorum; kaldırımın ortasına sandalye atıp ben bundan sonra burada çalışacağım diyor muyum?

Sonra biz ne ara bu kadar kahve ve çikolata meftunu olduk ya? Çay edebiyatı yapanlara da ayrı kılım da nedir bu adım başı kahveci, adım başı çikolatacı; Brüksel’de miyiz? Ha, siz İstanbul’u Brüksel’e çevirin tamam… İki adım ötesi Esenler Otogarı gibi… Eleman atmış oraya sandalyeleri bir tavırlar edalar… Kardeş sen sayı saymayı mı bilmiyorsun dayak mı yemedin; o ne biçim kahve fiyatı lan? Starbucks’la aynı fiyat! Bakın beni yanlış anlamayın… Dibine kadar antikapitalistim de yani Starbucks da sonuçta koca zincir… Tedarik zinciriydi, insan kaynaklarıydı, pazarlamaydı derken adamın maliyet belli… Bu gelmiş bir kıçı kırık dükkana ucuz yollu bir kahve makinesi almış, aynı fiyat… O çalıştırdığınız baristaların SGK’sı var mı lan çakallar?

Dikkat! Gelmeyin bu oyunlara… Oturun evinizde yapın kahvenizi, afiyetle için. Kahveye o kadar para verilmez!

Şimdi, sen diyorsun ya: “Hani toplumca beceremediklerimizden bahsedecektin başka şey anlatıyorsun…” Başka şey anlatmıyorum; sen o dar kaldırımda şekilden şekile girip yürümeye çalışırken gık demiyorsun ya? Hah, o yüzden o sandalyeler o kaldırımı işgal ediyor; o yüzden esnaf sana da ait olan yola dubasını dikip kendine özel otopark yapıyor; sen gıkını çıkaramıyorsun, hakkını arayamıyorsun diye! “Bu bizim işimiz mi, belediye ne iş yapıyor?” diye söylenmeyeceksin mesela… Soracaksın bunu belediyeye yüksek sesle hacım! Bağıra bağıra soracaksın ki makamında geh geh gerinerek oturanlar bir irkilecek, anlıyorsun?

Hah, bak bir tane daha geldi bak; sıraya girmeyi beceremiyoruz, dar bir yerden teker teker geçmeyi beceremiyoruz, herkes kendini kurtarmaya baktığından hepimiz ahırın kapısında kümelenen koyunlara benziyoruz. Biri sıramızı kapıp önümüze geçtiğinde onu uyarmayı beceremiyoruz; bu uyanıklıklara, bu kurnazlıklara toplumca tepki vermeyi bilmiyoruz. O yüzden de işte vuruyorlar ensemize tokadı, alıyorlar ağzımızdan lokmayı. Her anlamda hem de her anlamda…

İlker Eroğlu

Paylaşmak güzeldir...

Sol Göz Sağ Göz Giriş Baykuş
+ kaç yapar acaba? Cevap Bekleniyor
Şifremi Unuttum
Yükleniyor...