Korkaklar ve Ölüler – I

Gece Gündüz
A A

Korkaklar ve Ölüler – I

Merhaba.

Bugün, cezaevinde 167’nci günüm. 167 gün önce yaşananlardan, hiç kimseye bahsetmedim. Duruşmam görülürken son bir sözüm olup olmadığını soran hâkime, “Ne yaparsanız yapın ama korkmayın.” dediğim için akıl sağlığı raporu istenmişti. Beni sevk ettikleri adli tıp psikiyatrına da hiçbir şey anlatmadım.

Az önce size her şeyi en başından anlatmaya karar verdim. Ben, bu dört duvar arasında çürürken batan her güneş, yaşananları geçmişe doğru biraz daha itiyor. Gazete manşetleri, arşivde bir gün daha eskiyor. Her şey hızla unutulup silikleşiyor. Oysa dışarıda, benim gibi başkalarının da olduğunu biliyorum. Onların, benim hikâyemi bilmeleri gerekiyor. Üstelik de tüm çıplaklığıyla… Çünkü kendilerini değiştirmedikleri müddetçe hayat, onları ben yapmaya devam edecek ve emin olun, kimse ben olmak istemez.

Her şey o mahalleye taşınmamızla başladı. Oysa Kadıköy’deki o evi bulduğumuzda, başımıza geleceklerden habersiz, ne de mutluyduk. Evin içi kırık döküktü. Günlerce beraber çalışıp düzenledik. Ben onarıyordum, Ezgi ardımdan temizliyordu.

Evin tüm işlerini tamamladığımız o Pazar günü, tüm hayatımızı değiştirecek o şey oldu. Şimdi düşünüyorum da o an yüreğimi kaplayan korkuya hükmedebilseydim; şu anda Ezgi’yle beraber, pencere önündeki Retro berjerlerimizde kahvelerimizi yudumluyor olurduk.

Çok çalışmış, hem yorulmuş hem acıkmıştık. Yoğurtlu makarnada mutabık kaldık. Yoğurt almak için bakkala çıkıyordum ki Ezgi de benimle gelmek istediğini söyleyip peşime takıldı. Bakkala girdiğimizde Ezgi, etrafa bakınmaya başladı. O bakınırken bakkal Necmi de gözlerini dikmiş, Ezgi’nin göğüslerine bakıyordu. Hem de benim gözlerimin önünde…

“Yoğurt var mı?” diye sordum. “Var tabii, olmaz mı?” diye Ezgi’nin gözlerinin içine bakarak cevap verdi. Ezgi, Necmi’nin bakışlarını fark etmiş, rahatsız da olmuştu. Beraber olduğumuzu vurgulamak istercesine dönüp bana, “Hayatım, yumurta da alalım.” dedi. Necmi, “Hemen verelim abla.” diye lafa atıldı. Olaylar kontrolden çıkıyordu. Necmi’nin bakışlarını Ezgi’nin üzerinden almak, kendime çekmek için sesimin tonunu yükselterek “Sen oradan sucuk da versene bize!” diye çıkıştım.

Necmi, gözlerini gözlerime dikti. Gözlerimi sabit tutamıyordum. Sanki Necmi’nin gözlerinden, karşı konulamaz bir ısı çıkıyor ve bu ısı gözlerimi yakıyordu. Sonunda teslim olup gözlerimi kaçırdım. Bu, antik bir doğa ritüeliydi. Avcı toplayıcı toplumdan bile öncesine dayanıyordu. Benim kaçan gözlerimle birlikte Necmi, sürünün alfası olarak kendisine boyun eğdiğimi anlıyordu. Artık bir an önce bu bakkal dükkânından çıkıp gitmek istiyordum. Çıkmak ve bir daha da hiç dönmemek; bu mahalleye, bu şehre hatta mümkünse bu ülkeye… Kaçmak istiyordum yani; bu sürüden kaçmak.

Alacaklarımızı alıp eve geçtik. Canım çok sıkılmıştı. Kafamın içinden konuşmaya başladım. Zihnimin içinde Necmi’ye, “Ne bakıyorsun lan? Önüne baksana aslanım sen, işine baksana!” diye kükrüyordum. Bununla da yetinmiyor, bir kafada ağzını burnunu kan çanağına çeviriyordum. Zihnimin içinde akıp giden konuşmalar, abartılı hayaller beni sakinleştirmek bir yana daha da sinirlendiriyordu.

Birden Ezgi’ye döndüm. “Sana mı bakıyordu o it?” diye sordum. “Ya ne bileyim, beni de rahatsız etti bakışları.” diye karşılık verince, bu kez Ezgi’ye de sinirlendim. “Yani adam sana bakıyor ve bunu ben kendim anlamasam, sen bana söylemeyeceksin öyle mi?” diye çıkıştım. Ezgi, “Ee sen de fark etmişsin ya işte!” diye isyan etti. Ezgi’nin bu haklı isyanı beni büsbütün sinirlendirdi. “Ya ben senin de… Yapacağın işin de… Ayrıca askılı bluzla bakkala gitmek nedir? Göğüsler açıkta…”

Ezgi afalladı. Ağzımdan çıkanlardan ben bile afalladım. Onu gözleriyle taciz eden bir adam için ben Ezgi’yi mi suçluyordum? Evet, suçluyordum hatta sesimi bile yükseltiyordum. Birden kararlı bir şekilde döndüm ve “Ben şimdi sorarım ona, bakalım nasıl oluyormuş milletin hatunu kesmek!” diye kapıya yöneldim…

(Devam Edecek)

İlker Eroğlu

Paylaşmak güzeldir...

Sol Göz Sağ Göz Giriş Baykuş
+ kaç yapar acaba? Cevap Bekleniyor
Şifremi Unuttum
Yükleniyor...