İnandığınız Başka Dert Vermesin

Gece Gündüz
A A

Hayata bakarsanız; özellikle bugünlerde İstanbul’da olduğu gibi karanlık yağmurlu akşamlardan, hele de yağmur damlalarının tutunup kaldığı pencerelerin ardından; sevdiğiniz bir dostla ya da sevmediğiniz ama seviyor gibi yaptığınız bir insanla -zira bu da yapılıyor sık sık hayatın içinde- yani aslında hiçbir şart altında bir araya gelmeniz mümkün olmayan insanlarla aynı masayı paylaşmaya hayat zorlayabiliyor sizi.

“Sizi.” diyorum çünkü ben, bir süredir yapmıyorum böyle şeyler. Hayat bana yalnızca, bir araya gelmem her şartta mümkün olan insanlarla muhatap olma lüksü sundu. Gerçi bu lüks, hayatımdaki birçok başka lüksü alıp götürdü ama bu detaylar bu yazının konusu değil.

Ne diyorduk biz? Ha… Evet, “Hayat!”

Hayat, biz yağmur damlaların fonunda oturup genelde sıcak bir yerden dışarıda yürüyen insanları, köşeleri dönenen arabaları, aralarına serpiştirilmiş var olma mücadelesi veren motosikletleri; onlardan arta kalan yerlerde açılmış, üzerinde yağmur tıpırdayan şemsiyeleri, onların arkasında kısıtlanmış bir görüş açısıyla yürüyen insanları ve arka fonda, bacalarından siyah dumanlar çıkararak karşı kıyıya geçen vapurları -ki yeni vapurlarda artık bu romantik görüntüden de eser yok- izlerken akıp gidiyor.

Misal bu yazıyı okurken şu an geri kalan hayatınızdan yaklaşık bir dakika geçip gitti. Ölüme bir dakika daha yaklaştınız.

Hüzün, melankoli, acı simülasyonu ve acıdan keyif devşirme elbette güzel şeyler; “Bu serkeşliklerden ben de payımı almadım.” demiyorum asla fakat hayatta gerçek acılar da olduğu aşikâr değil mi?

Evlat acısı mesela. Sevincini tatmadım ki acısını tadayım fakat nasıl bir acı olduğunu biliyorum çünkü yıktığı çok insan gördüm. Oğlunu mezara koyarken ardından “Oğlum!” diye inleyen bir baba gördüm ve bu babanın, arkasındaki kalabalık olmasa olduğu yere yığılacağını…

Görmediğim acılar da var; mesela şu an izbe bir apartmanda tecavüze uğrayan genç kızı görmüyorum ama orada olduğunu biliyorum.

Şu an bir mahkûm… İftiraya uğramış, işlemediği bir suçun cezasını çekmek üzere cezaevine giriyor.

Balat’ın arka sokaklarında üç beş çocuk… Çektikleri tinerin uyuşukluğuyla soğuğu hissetmeden birbirine sarılmış, bir viranede yatıyor.

Bir kedi yavrusu, ıslak… Açlıktan çekine çekine bir dönerciye yaklaşıyor ve yediği tekmeyle yol kenarında şu an can çekişiyor, az sonra ölecek…

Entegre et üretim çiftliklerinde; inekler, koyunlar, tavuklar boğazlanıyorlar… Yarın akşam soframızda sıralanacaklar; afiyet olacak.

Şu anda bir kumar tezgâhı açıldı Kasımpaşa’da; safça bir adamın varı yoğu alınacak.

Gaziosmanpaşa’da bir bebek havale geçirdi, babası hâlen mesaide; anası hastaneye yetiştirebilirse yetiştirecek.

Şırnak’ta bir çocuk kafasından vuruldu; beyninin bir kısmı kaldırımın bir ucuna yapışık, diğeri pıhtılaşmış kanın içinde yüzüyor; yarın akşam haberlerinde terörist denilecek. Babası, anası öyle görmesin diye dağılmış beyni kafatasının içine geri yerleştirilecek.

16 yaşında bir kızı az önce 65 yaşında bir adama sattılar Taksim’de bir otel odasında; 15 yaşında bir kızı 70 yaşında bir adama nikâhladılar Çankırı’da.

Şu an bir oğlan doğdu Zeynep Kamil’de kalbi delik; bir bebek öldü Haydarpaşa Numune’de soğuk algınlığı zatürreye çevirmiş.

Nasıl?

Yeter mi? Peki…

Yetmez ama yetsin, susayım.

Şimdi siz konuşun ama o zaman. Gerçekten mi çok acı çekiyorsunuz? Gerçekten mi çok berbat hayat ve gerçekten mi biraz da hüzün aslında sonbahar?

Allah, Tanrı, evren, doğa ya da her neye inanıyorsanız… O, yeter ki başka dert vermesin size. Şu an dert dediklerinizi özletmesin.

İlker Eroğlu

Paylaşmak güzeldir...

Sol Göz Sağ Göz Giriş Baykuş
+ kaç yapar acaba? Cevap Bekleniyor
Şifremi Unuttum
Yükleniyor...