Detachment

Gece Gündüz
A A

Merhaba sinemaseverler,

Bugün sizler için seçtiğim film: Detachment.

Türkçeye “Kopma” olarak çevrilmiş ki bunun ne kadar isabetli bir çeviri olduğu tartışılır.

Filmin ismi özellikle Detachment’ın ön yargısız olma, mesafelilik ve kopma gibi farklı anlamlarını bir arada ihtiva edecek şekilde seçilmiş fakat dilimize çevrildiğinde geriye maalesef tek bir anlamı kalmış.

Çeviride yapılan tercih, filmin derinlikli yapısını karşılamakta zorlanıyor ve kesinlikle izlenmesi gereken bir filmi izleyicilerin es geçmesine neden olabiliyor.

Film, 2011 yapımı bir Hollywood filmi fakat bu sizi yanıltmasın, alışılagelmiş Hollywood tarzının aksine bir şeylerin kaygısını taşıyan bir yapısı var. Hollywood sinemasının tüm dünya sinemasını kendisine benzettikten sonra, son yıllarda iyice görünür olan nitelikli bir şeyler üreterek ayrışma çabasının ürünlerinden bir tanesi.

Başrolde Andrien Brody var. Kusursuz bir cast seçimi… Bu rolü Adrien Brody’den daha iyi kotaracak biri herhalde bulunamazdı.

Filmin sinopsisini okuduğunuzda klişeleşmiş vıcık vıcık Amerikan okul filmlerinden biriyle karşı karşıya olduğunuz izlenimine kapılıyorsunuz hatta bu izlenim filmi izlemeye başladığınızda da bir süre devam ediyor. Hani şu “Dışarıdan okula gelen genç öğretmenin okulun asi öğrencilerini iyilik ve güzellikle terbiye ettiği” klişeleşmiş filmler var ya, onlardan bahsediyorum.

Kısa süre içerisinde bu izlenimi yaratmanın yazarın bilinçli tercihi olduğunu anlıyoruz.

Bu aşamada filmin senaristi Carl Lund’un eski bir eğitimci olduğunu söylememde fayda var. Zaten eğitim sistemine dair bunca içgörüye de eski bir eğitimciden başkası sahip olamazdı.

Tam kötü bir Ölü Ozanlar Derneği, Sınıf ya da Özgürlük Yazarları türevini izleyeceğimizi zannederken, Detachment bu türe gözlerimizin önünde birbiri ardına sert tokatlar indiriyor ve bir anda sırtlarımız gömüldüğümüz koltuklardan ayrılarak dikleşiyor.

Önce bu tokatların ilgimizi yakalayıp bizi filmin içine çekmek için atıldığını sanıyoruz fakat tokatların ardı arkası kesilmeyince derdi olan bir filmle karşı karşıya olduğumuzdan emin oluyoruz.

Eğitim sistemi, sistemin kendisi, aile kurumu, öğretmenler, toplum derken artık tokatlardan nasibini almamış kimse kalmamıştır diyoruz ki film son tokadını da bize indiriyor ve sırtını dönüp öylece gidiyor. Bizse geride gözlerimiz biraz nemli ama insanlığa dair umudumuz ve inancımız tazelenmiş olarak kalakalıyoruz. Umudumuzun tazelenmesi ise filmin insanlığa dair bir çözüm önermesinden değil, bize insana karşı duyduğumuz nefretin çok yerinde olduğunu fakat bu nefretin her şeyi daha da çözülemez hale getirdiğini söylüyor olmasından. Bu bakımdan hümanist bir film olduğu rahatlıkla söylenebilir.

Filmin en lezzetli tarafı yaptığı göndermeler; bu göndermeleri buradan açıklayarak yaşayacağınız zihinsel orgazmı sekteye uğratmak istemem o yüzden bu tadı gizli tutuyorum.

Lucy Liu ve James Caan’ın oyunculukları izleyiciyi derinden etkiliyor. Özellikle Lucy Liu sizleri çok şaşırtacak. Özellikle bir sahnesi var ki gözyaşlarınızı tutmakta zorlanacaksınız fakat bu gözyaşları sığ bir duygu sömürüsünden değil filmin sinir uçlarına hem diyaloglarla hem de çekim açılarıyla yaptığı dokunuşlardan kaynaklı bir duygu boşalımından kaynaklanacak.

Mutlaka ama mutlaka izlemeniz gereken, eğer izlemezseniz bir şeyler kaçırmış olacağınız, insanı büyüten filmlerden…

Peki, bu filmi nasıl izlemelisiniz? Önerim filmi yalnız ve seremonili olarak; güzel bir yemek ve güzel bir şarap eşliğinde izlemeniz fakat yemeği filmin bütününe yaymayın; yiyin, bitirin ve kadehinizi elinize alıp arkanıza yaslanarak filmin tadını çıkarın. Işıklar tamamen kapalı olsun.

İlker Eroğlu

Paylaşmak güzeldir...

Sol Göz Sağ Göz Giriş Baykuş
+ kaç yapar acaba? Cevap Bekleniyor
Şifremi Unuttum
Yükleniyor...