Çok Muhtemel Bir İntikam Üzerine

Gece Gündüz
A A

Herhangi bir sabahtı… Herhangi bir sabah işte. Uyanmama gerek olmamasına rağmen erken uyanmıştım. Bir işim olmamasına rağmen erkenden sokaklara çıkmıştım. Hayatta kimsem, ne bir aile ne de bir arkadaş… Hiç kimsem olmamasına rağmen sokaklarda gülümseyerek Mehmet Ayvalıtaş meydanına varmış, kuşlara buğday atmıştım.

Kuşlara attığım buğdayı; meydanda tezgâh açmış olan şarapçıdan beş liraya almıştım. Oysa iki lira daha ekleyerek kendime bir şişe bira alabilirdim. Yine de düşününce eğer öyle yapsaydım ne şarapçı şarabını içebilir ne kuşlar karnını doyurabilirdi.

O iki lirayla kendime bir şişe su, bir de simit aldım.

Moda Caddesi’nden değil de bir üst sokağından sahile indim. Hava açık olduğundan daha yakın gibi görünen adalara baktım. İnsanları izledim; tabakamı çıkarıp kendime bir sigara sardım. Dişlerimin arasında kalan susamları dilimle çıkarıp ağzımda uygun konuma getirdikçe yere tükürdüm. Serçelerin toplandığını görünce boş kalan simit poşetinin dibini yokladım. Kalan susamlarla onları besledim. Miyavlayarak gelen kediyi mecburiyetten boş çevirdim. Aslında onu bir süre okşayarak sevgimi verebilirdim fakat herkes bilir; kediler, sevdirmek isteyince sevdirir, sevilmek istendiğinde değil.

Ne diyorum ben?

Kusuruma bakmayın. Kafam genelde hep böyle dağınıktır. En azından kendimi bildiğimden beri… Zaten çocukluğumu bilmiyorum. Annemi ve babamı henüz altı yaşındayken bir trafik kazasında kaybettim. Alkollü bir sürücü, gece son sürat… Sonrası da işte malum.

Ben mi? Yok, hayır ben o sırada anneannemdeydim; onu da zaten hemen kazadan sonra kaybettim. Sizin hiç adını bilmediğiniz, tanımadığınız, çoğu daha gözünüzün önüne bile gelmeden hayatın içinde yitip giden o yetimhane çocuklarından herhangi biriyim.

Yetimhane anılarımı anlatıp canınızı sıkmak istemem. Hepinizin defalarca filmlerden, dizilerden izleyerek gözyaşı döktüğünüz; sonra yayın akışındaki bir diğer programa kapılıp unutup gittiğiniz hikâyelerden herhangi biri işte.

Yetimhane sonrası hayatımı da anlatmak istemiyorum zira bunu da defalarca filmlerden, dizilerden izlediniz. Yine de hemen anımsayamazsınız diye bir ipucu vereyim: Yetimhanedeki çocukları en çok devlet ve pezevenkler sever; çünkü devlet de pezevenkler de kullandığı elemanın gerçek sahibinin bir gün çıkıp gelmesini istemez. Ben pezevenklerin ilgi alanına girmediğimden sanırım konuyu az çok anladınız.

Peki, sahilde oturmuş ne mi yapıyorum? Onu bekliyorum. Acılarımın, pişmanlıklarımın, vicdan azaplarımın sorumlusu olan o adamı bekliyorum. Ben altı yaşındayken ailemi benden alan adamı…

Ben her sabah, hep aynı saatte bu bankta otururum ve o her sabah, hep aynı saatte önümden geçerken bana “Günaydın.” der; ben de onu başımla selamlarım.

Bu sefer farklı olacak. Az sonra buradan geçecek. Bana “Günaydın.” diyecek, ben ayağa kalkacağım, belimde duran 14’lü Browning’i çıkaracağım, mermiyi ağzına vereceğim, korkudan gözleri büyüyecek, tetiğe basacağım.

“Baaammmmm!”

Mermi, alın kemiğini içeri göçerterek girip arkadan kafatasını dışa doğru patlatarak, beyninin bir kısmıyla beraber dışarı çıkacak ve hemen arkasındaki mavi deniz üzerinde bir süre süzülecek.

İlerlerken merminin üzerine vuran güneş; bir huzme olarak, karşı kıyıdaki çocuk tarafından görülüp annesine gösterilecek. Annesi, çocuğunun yine yalan söylediğini düşünüp kafa sallayarak geçiştirecek.

Mermi, kısa süre içinde hız kaybedip denize düşecek; suyun içinde yavaş yavaş dibe çökecek. Denizin dibine indiğinde, yerden birkaç kum tanesi kalkacak ve sonra onlar da birer birer tabana geri düşecek.

Ben, bu uhrevi manzaranın bir kısmına şahit olup bir kısmını hayal ederken son bir sigara içeceğim; sonra silahı şakağıma dayayacağım ve tetiği çekeceğim…

Mermi sağ şakağımda birkaç milimetre çapında bir giriş deliği açacak, yakın mesafe atışı olduğundan çıkış deliği saptanmayacak; bu geç gelen adalet, adalet olmayacak.

Neyse, lafa daldım. İşte o geliyor…

Ha son bir şey daha…

Sırf belki neden bunca zaman beklediğimi merak ediyorsanız diye…

Dile kolay, tam 15 sene…

Her gün, hep aynı saatte…

Onu affetmeyi bekledim biliyor musunuz?

Yüzünde en ufak bir pişmanlık, en ufak bir vicdan azabı görmek için bekledim.

Ne gördüm dersiniz?

Her şeye rağmen, özgür olmanın sonsuz huzuru…

“Günaydın!”

“Baaammmmm!”

İlker Eroğlu

Paylaşmak güzeldir...

Sol Göz Sağ Göz Giriş Baykuş
+ kaç yapar acaba? Cevap Bekleniyor
Şifremi Unuttum
Yükleniyor...