Azad

Gece Gündüz
A A

Polis Amiri, birden yerinden kalktı ve elini sertçe masaya vurarak “Maval okuma lan bana! Doğru dürüst anlat şunu!” diye bağırdı. Bağırırken ağzından saçtığı tükürüklerden biri Azad’ın sağ gözünün tam altına sıçradı. Azad, refleksle gözünü kırptı; sonra sakince avucuyla yüzündeki tükürüğü sildi.

“Peki…” dedi Azad; “Bir sigara ver anlatayım.”

Polis Amiri, bir anlığına şaşaladı; sonra öfkelendi. Çatık kaşları daha da çatıldı. Azad, Polis Amirinin yüzünü ilgiyle izledi. Bir insanın bu açıyla kaş çatabildiğini ilk kez görüyordu.

Polis Amiri, “Bir de acı kahve yaptırayım… İçer misin?” diye öfkeyle sordu.

Azad, “Az şekerli olsun.” dedi.

Polis Amiri, burnundan soludu; “Bak oğlum, efendi efendi anlat, sen de kurtul ben de kurtulayım. Beni sana davranmak istemediğim gibi davranmaya zorlama!” diye son bir uyarı yaptı.

“Peki…” dedi Azad; “Anlatayım.”

“Bir evin bir çocuğu olarak dünyaya geldim. Babam, ben doğduğumda Libya’da işçiymiş. Sekiz yaşıma kadar tanımadım…”

Polis Amiri araya girdi: “Ne anlatıyorsun oğlum sen?”

Azad, şaşkınlıkla: “Anlat dediniz ya; anlatıyorum.”

Polis Amiri, “Olaya gel oğlum, olaya!” diye gürledi.

“Peki…” dedi Azad; “Bıçağı alıp sokağa çıktım. Önüme gelene rastgele saplaya saplaya Süreyya Operası’na kadar indim. Orada sizin arkadaşlar beni aldılar.”

Polis Amiri, “Niye yaptın?” diye sordu.

Azad: “Bir evin bir çocuğu olarak dünyaya geldim. Babam ben doğduğumda Libya’da işçiymiş. Sekiz yaşıma kadar tanımadım…”

Polis Amiri şaşırdı. Gözlerini kısıp dikkatlice Azad’a baktı ve “Deli taklidi mi yapıyorsun lan sen?” diye sordu.

Bu kez Azad şaşırdı. “Niye yaptığımı sormadınız mı? Onu anlatıyorum işte…” diyebildi.

“Bak oğlum!” dedi Polis Amiri. Sabrının sonlarına geldiği çok açıktı. “Milleti niye bıçakladın? Onu soruyorum. Hadi zorlama, tane tane anlat.” diye tane tane söyledi.

Azad, bezgince tavana bakıp düşündü; sonra “Gerçekler mi diye merak ettim.” dedi.

“Bak aslanım!” dedi Polis Amiri: “Ben çok deli numarası yapan adam gördüm. Hepsi de bir gecede âlim oldular…”

Azad, sanki Polis Amirini duymuyor gibi sabit bir noktaya bakarak anlatmaya devam etti:

“Yalnız olduğumdan o kadar emindim ki… Sadece ben varım, diğerleri gerçek değil gibiydi. İnsanlara bakıyordum; gözüm hep üzerlerindeydi. Birbirleriyle konuşmalarını, gülmelerini, uzak bir yoldan geldikten sonra kucaklaşmalarını, mutlu bir anda birbirlerini tebrik etmelerini, acı bir günde birilerine omuz vermelerini ya da verilen bir omuza başlarını dayayışlarını, hepsini…”

“Ben… Nasıl desem? Hiç böyle insanlar tanımadım yani. Benim tanıdıklarım da tıpkı insana benziyordu ama hiç böyle değillerdi. Ben, hiçbir insanla karşılıklı oturup gülmedim mesela biliyor musun? İnsanlar genelde benim karşımda otururken gülmez, bir şeylerden şikâyet ederlerdi. Ben, insanların yalnızca benden bir şey isterken güldüklerini gördüm.”

“Ben, mesela… Babamı kaybettim üç yıl önce; kimse yoktu…”

“Babamın ölümünden üç ay sonra, ondan miras kalan parayla bir bar açtım. Geceleri o kadar kalabalık olurdu ki… Böyle bir kalabalığı daha önce hiç bir arada görmemiştim. Bu kadar çok arkadaşım olduğunu dahi bilmiyordum. Bir yıl boyunca yediler, içtiler, yetinmediler; arkadaşlarına da yedirdiler, içirdiler sonra… Sonra, borçtan harçtan bar kapanınca çekip gittiler. Bak mesela, bir de o bir yıl boyunca şikâyet etmiyor, yalnızca gülüyorlardı.”

“Aradım sordum; ‘Bir ara görüşelim ya…’ diyorlardı. ‘Tamam.’ diyordum ama merak da ediyordum: ‘Ne zaman gelecek bu bir ara?’ Hiç gelmedi…”

Polis Amiri araya girdi; “Oğlum, hadi bırak barı marı, olaya gel?” dedi.

Azad, “Tamam o zaman. Barı unutalım. Barı açmadan önce oluyor zaten bu.” diyerek anlatmaya devam etti.

“Hani böyle bazen çok sıkılırsın. Yorulursun sıkılmaktan. Bir kanepe düşlersin. Yatacaksın böyle, gözlerini kapayacaksın. Biri oturuyor yanı başında… Bir yandan konuşacak. Kulağında ninni gibi… Uyuyup kalacaksın böyle onu dinlerken. Hatta bir kadına ait olacak o ses; ince böyle, tizden, narin narin… Bir parça şarap kokacak, bir de taze meyve kokusu gibi burun deliklerine dolacak; dudaklarının kıvrımları, kokunun ilerlediği istikameti takip ediyor gibi yukarı kıvrılacak… Olmadı benim hiç… Yorulduğumda sıkılmaktan yalnız yattım ben kendi kanepemde, kulaklarımda beton yankıları…”

“Sonra böyle başarısız olursun ya hayatta… Ama gerçekten başarısız; böyle yirmi katlı bir binanın teras tırabzanlarının üzerinden boşluğa atlar gibi başarısız ve kırk metre havada düşüp betona çarparak, griliğin üzerinde kırmızı bir leke olur gibi başarısız… İşte öyle başarısız olduğumda kimse yoktu yanımda. Yani vardı aslında ama yoklardı. Olsalardı ‘Geçecek.’ derlerdi; ‘Halledeceksin.’ derlerdi; ‘Sen yaparsın, başarırsın.’ derlerdi… İnanır, mutlu olurdum. Olmadım… Onlar mutlu oldular. Ben başaramadıkça mutlu oluyorlardı. Çok tuhaftı.”

Polis Amiri, gömleğinin cebinden çıkardığı sigara paketini Azad’a uzattı. Azad, kelepçeli elleriyle uzanıp paketten bir sigara çekti, dudaklarının arasına tutturdu. Polis Amiri, cebinden çıkardığı çakmakla önce Azad’ın sigarasını sonra kendininkini yaktı.

Polis Amiri, kafasını “Devam et.” anlamında salladı. Azad, sigarasından derin bir nefes çekti. Yanan tütün, tutuşturulmuş anız gibi çıtırdadı. Ciğerlerine dolan dumanı, tadını çıkara çıkara tavana üfleyip anlatmaya devam etti.

“Bazen de başarırsın. Çok başarılı olursun… Ama böyle sanki ellerin kanaya kanaya, dişlerini sıkarak sarp bir kayaya tırmanıyor ve eline batan sivri bir taş parçasından güç alıp kendini zirveye çekip çıkınca da sert esen rüzgârda kanayan tırnaklarının acısını dindiriyor gibi başarılı… İşte öyle başarılı olduğumda kimse yoktu yanımda. Yani vardı aslında ama yoklardı. Olsalardı ‘Gurur duyuyoruz,’ ‘Kendimiz başarmış gibi mutluyuz,’ ‘Sen zaten hak etmiştin…’ derlerdi. Şimdi düşününce… Dediler aslında dediler de mutlu değillerdi… Ben başardıkça onlar mutsuz oluyordu. Yok sayacak kadar, uzaklaşacak kadar, hatta tanımayacak kadar… Çok tuhaftı.”

“En kötüsü de neydi biliyor musun? Hani bazen hata yaparsın ya ama gerçek bir hata. Böyle asansörün kapısını açıp katta olduğunu kontrol etmeden adımını asansör boşluğuna atar gibi bir hata… Beni işte… Asansörün kapısını açtığım gibi daha kontrol etmeye fırsat bulamadan sırtımdan ittiler hep asansör boşluğuna.”

“Uzaklaştım hepsinden. Yapayalnız kaldım ama gerçekten yalnız, bir başına. Yanlış anlama, çok da mutlu oldum. O kadar iyi geldi ki yalnızlık. Başardım sevindim, başaramadım üzüldüm, hata yaptım düzelttim. Her şey gayet iyiydi; ta ki insanları izleyene kadar. Sadece ben varım, diğerleri gerçek değil gibiydi. İnsanlara bakıyordum; gözüm hep üzerlerindeydi. Birbirleriyle konuşmalarını, gülmelerini, uzak bir yoldan geldikten sonra kucaklaşmalarını, mutlu bir anda birbirlerini tebrik etmelerini, acı bir günde birilerine omuz vermelerini ya da verilen bir omuza başlarını dayayışlarını, hepsini…”

“Gerçek olamazlardı! Ben deliriyor olmalıydım yalnızlıktan! Orada olamazlardı! Bir sanrıydı bu! Sanrıydı!”

“Bıçağı alıp sokağa çıktım. Önüme gelene rastgele saplaya saplaya Süreyya Operası’na kadar indim. Orada sizin arkadaşlar beni aldılar.”

Polis Amiri uzanıp Azad’ın ağzındaki külü filtresine dayanmış sigarayı aldı, yerine yeni bir tane koyup yaktı ve sandalyesine geri oturdu; “Sen şu işi başından anlatsana.” dedi.

Azad, sigarasından üst üste iki nefes çekti ve anlatmaya devam etti:

“Bir evin bir çocuğu olarak dünyaya geldim. Babam ben doğduğumda Libya’da işçiymiş. Sekiz yaşıma kadar tanımadım…”

İlker Eroğlu

Paylaşmak güzeldir...

Sol Göz Sağ Göz Giriş Baykuş
+ kaç yapar acaba? Cevap Bekleniyor
Şifremi Unuttum
Yükleniyor...