Beni, Bana, Benden

Gece Gündüz
A A

Beni, Bana, Benden

“Yaşam nedir?”

Küçük, sade bir kitapçının önünden geçerken bir gencin ağzından duyduğum bu soruyla irkildim. Arkası dönüktü ve elinde stanttan aldığı bir kitap vardı. Hissedilebilir derecede şaşkındı. Elinde tuttuğu kitabın, her ne kadar “Yaşam Nedir” adını taşıdığını görsem de gencin bu okumayı yapmasının nedeninin; “kitabın adını, nedensiz bir telaffuzla tekrarlamak” olduğunu sanmıyordum. Kitabın kapağına, uzun zamandır bu soruyu kendine sormamış biri gibi bakıyordu. Başka tür bir seslenişin, kendi arka kapısına dayanmasıyla beraber gelen bu yüzleşme, onu apaçık huzursuz etmişti. Yine de o; bu soruyu kitaptan sökmüş, ruhunun dokusuna dek taşımış, onu cesaretlendirmiş ve cevabın içeri girmesini beklemişti. Tecrübenin çelimsiz bir üyesi olarak, içimden o cevabı hayatı boyunca arayacağını düşünüyordum. Cevap, bir çemberin en ortasındaydı ve bizler, çemberin çevresinde hiç durmadan gezinen, birbirini geçtikçe cevaba yakınlaştığını zanneden zavallılardık. Genci izlemeyi bitirip yoluma devam etmeye karar verdiğimde, kitapçıdan çıkan yaşlı satıcı onunla ilgilenmeye başladı. Genç, ona kitabın ön kapağını gösterdi ve soruyu beklediğim şekilde hızla dillendirdi. Yaşlı adam gülerek, ellerini gencin biçimli omuzlarına dayadı ve konuşmaya başladı.

“Bak oğlum, eğer bir şeyin ne olduğuna takılırsak, onu yeterince yaşamaya vaktimiz kalmaz. Çünkü bir şeyi tüm sınırlarıyla açıklayan bir tanım asla bulunmaz. Sana bir sır vereyim: Var olan tüm tanımlar taraflıdır.”

“Anlıyorum ama yine de bazı şeylerin ne olduğu önemli değil mi?

Genç bu sorunun ardından kitabı karıştırmaya başladı, adamın vereceği yanıtla ilgilenmiyordu. Kitabın sayfalarını karıştırdıkça yüzünde, ışığını kesen soluk bir perde alçalıp yükseliyordu. Heyecanla adama döndü.

“Fakat bu boş!”

“Yanılıyorsun, oldukça değerli bir kitaptır bu.”

“Hayır, öyle değil; gerçek anlamda söylüyorum, bunun sayfalarında tek bir satır yazı yok!”

Yaşlı satıcı umutsuz bir ifadeyle genci süzdü.

“Alay etmek için daha uygun bir meşgale bul kendine!”

“Bir saniye! Yani… Siz bu kitapta yazıların olduğunu mu söylüyorsunuz?”

Adam öfke kokan bir alaycılıkla yanıtladı soruyu.

“Kitaplarda genelde yazılar olur; hani şu gazetede, dergilerde de olan yazılar… Bu bir şey çağrıştırdı mı sana?”

“Ama yazılar görünmüyorsa, ya kitap bomboşsa?”

“O zaman bir defterden bahsediyoruz demektir!”

Genç, heyecanla atıldı söze.

“Ya da yeniden yazılmak istenen bir kitap…”

“Bak, zamanımı boşa harcıyorsun. Kitabı alacak mısın, almayacak mısın?”

“Bunu yapamam. Bu kitap, bana onu yeniden yazmamı teklif ediyor. Onun teklifini kabul edersem, neyle karşılaşacağımı bilmiyorum. Hayatın ne olduğuyla ilgili bir kitap yazmaya koyulursam, onu bizzat yaşayarak alacağım yanıtlara sırtımı dönmüş olmaz mıyım?”

“Bu kitabın yanıtlardan bahsettiğini mi sanıyorsun sen? Bu kitap, başından sonuna dek ‘Hayat nedir?’ sorusunu açıklıyor.”

“Nasıl yani?”

“Yani kitap, soruyu derinleştiriyor, yanıtıyla ilgilendiği yok.”

“O zaman benden istediği şey, bu soruyu olabildiğince iyi bir biçimde yeniden sormak, onu yeni şekliyle sunmak. Yalnız anlamadığım bir şey var: Doğrudan yanıtları ortaya çıkarmak varken neden soruyu derinleştirmeye çalışıyor?”

“Çünkü doğrudan yanıtları aramaya yönelenler, yanıtları sadece ezberlemek isteyenlerdir. Yanıtları keşfetmek isteyenlerin geleneğinde ise sorunun dehlizlerine inmek yatar. Soruya dokunmak, onu taşımak, gerektiğinde ona farklı görevler vermek, onu farklı kılıklara sokmak, belki başka tür yanıtlarla sınamak, başka sorularla tanıştırmak, onu her şekilde eğitmek, farklı diller, farklı yaklaşımlar öğretmek ve dahası…”

Yaşlı adam gencin şaşkınlığına aldırmaksızın konuşmaya devam etti:

“Onu hala satın almayacak mısın?”

“Hayır, teşekkür ederim; bu soru yazılarak değil, onu yaşayarak derinleştirilmeyi hak ediyor.”

Yaşlı satıcı, zamane gençlerinin kitaplara olan ilgisizliğinden homurdanarak dükkânına geri döndüğünde, onları uzaktan izlemeye devam ediyordum. Yaşlı adamın aksine, gencin arkası hâlâ dönüktü. Gencin bana doğru dönmesini bekledim fakat dönmedi. Yaşlı satıcıyı reddettiği gibi yokuşu çıkmaya başladı. Onu tanımıyordum ve yüzünü dahi henüz görmemiş olmama rağmen, tanıdık sesi ve düşünceleri beni yaşıtlarım adına umutlu kılmıştı. Sabitlendiğim yerden onu izliyordum. Üzerindeki paltonun desenleri, daha önce farkına varamadığım bir şekilde dikkatimi çektiğinde, kendimi istemsizce kendi paltoma bakarken buldum. Aynı paltoyu giyiyor olmamız tuhaf bir tesadüf sayılabilirdi fakat giydiği lacivert pantolonun, gri spor ayakkabılarının, tek koluna asmış olduğu kırmızı çizgili siyah sırt çantasının; benim pantolonum, ayakkabım ve çantamla birebir aynı olduğu tespitini yapmak zor olmasaydı. Bir an peşinden gidip onunla karşılaşmak geçti aklımdan. Aslında onu tanıyabilirdim. Yine de bu büyük bir dünyayı daha kucaklamak demekti; sürprizlerini bilmediğim ve iklimlerini tanımadığım bir dünyayı sahiplenmekten korkuyordum. Şahit olduğum bu yol hikâyesini, zihnimin güçlü bloklarında tutmak kaydıyla yoluma devam ettim. Şimdi sadece yürüyordum.

Halil

Paylaşmak güzeldir...

Sol Göz Sağ Göz Giriş Baykuş
+ kaç yapar acaba? Cevap Bekleniyor
Şifremi Unuttum
Yükleniyor...