Kitaplar ve Hayalden Hayata Munkalip Ruhlar

Gece Gündüz
A A

“O halde git. Bundan başka dünyalar da var.”
Kara Kule Serisi – Stephen King

İnsanın hayal gücünün bir enerjisi olduğuna inancım var. Hayal gücünün de inançla doğru orantılı olduğunu söyleyebilirim. Fakat nadir insanların hayal güçleri birbirine açılan bir kapı bulabilir ve bu enerji, inançlarından beslenerek belirli bir uyumla bir urganı oluşturabilir. Ve nadir yazarlar hayal güçleriyle okurlarının zihnine açılan doğru kapıyı bulur, onu başka dünyalara çeker. Stephen King, soy ismiyle müsemma, tabiri caizse; bu işin kralı. 7 kitaptan oluşan Kara Kule Serisi ise; ömrünün en güzel zamanlarında hayallerinin cennetine tohumunu ekip uzun yıllar özenle büyüttüğü, zaman zaman budadığı, aşısını düşüncelerinin nefesiyle yaptığı bir ağaç…

Bu yazıda direkt olarak mevzu bahis, mezkûr serinin içeriği, üslubu veya tahlili olmaktan ziyade; ondan güç alıp daha genel bir mefhumun tokmağını çevirmek: “Kitapları kendi dünyamıza nasıl aldığımız, ne kadar hissettiğimiz…” İlk önce elinizle bir çerçeve yaptığınızı hayal edin. Ve bu çerçeveyi olabildiğince genişletmek için; bir elinizi şakağınıza, diğerini de çenenize koymuş gibi izleyin bu sahneyi…

Ben evimin bir köşesine çekilip, çayımı-kahvemi içerek, ayağımda patiklerim, burnumda gözlük camlarıyla kitap okuyamıyorum. Çünkü bir kitabın böyle bir hapis hayatsızlığına mahkûm bırakılması reva gelmiyor bana. Ben nasıl her adıma bir nefes bağlayarak yaşayıp yazdıklarımı da adımlarıma borçluysam; kitapların hikâyelerinin ve karakterlerinin de bir ciğere sahip olduğuna, mekân ve hava tebdillerine ihtiyacı olduklarına inanıyorum. Bu yüzden bir kitap, onu okuduğum zaman diliminde benimle beraber “Tecevvül” eder, sayfaları rüzgârla tanışır; içindeki karakterler oturduğum mekânlarda, yürüdüğüm yollarda dolaşır, hayat bulup özgürleşir. Ve o yollardan tekrar geçtiğim bir gün, sürgülerini açıp azat ettiğim karakterler benimle selamlaşır…

Şimdi şu çerçeveyi biraz daraltın; dirseklerinizi ileri doğru açın ve mevzuyu size daha iyi izah edebilmem için bir kısma odaklanın. Bunu örneklendirmek adına da; ruhunu hayal gücümle koku zerrelerine enjekte ettiğim, şarkı notalarına işlediğim, geçtiğim sokaklara derç ettiğim ve özenle betimlenmesiyle gözlerimin önüne çizilmiş kusursuz bir tablonun içinden çıkarıp müteharrik kıldığım son kahramanı, Metroda (onunla hemhal olduğum yerde) yazdıklarımdan alıntı yaparak hissedelim beraber:

“Devam ettiğiniz kitabı hep aynı mekânlarda okuyorsanız zamanla o mekânın sesi, kokusu size karakterleri anımsatıyormuş. Ve sanki ben, okuduğum romandaki karakterlerden birinin kokusunu dahi biliyorum. Onu o kadar tanıyorum ve garipçe özlüyorum. Yalnız ikinci gariplik başkaraktere karşı değil de başkasına karşı bunu hissediyor olmam: Cuthbert Allgood; Stephen King’in meşhur Kara Kule Serisi’nde başkarakter olan Son Silahşor Roland’ın en yakın arkadaşı… Sanırım ondan daha derin bahsedilen -ya da bana derin gelen- bölümü okurken içinde bulunduğum ortamdan kopmuş ama kokuları ve dinlediğim müziği Cuthbert’in ruhuna işlemiş, onu canlandırmışım.

Roland’ın arkadaşlarıyla olan maceraları ve silahşorluk mücadeleleri, serinin 4.kitabında anlatılıyor. Ve ben de kitabın neredeyse tamamını Başakşehir-Yenikapı Metrolarında okudum. Cuthbert’i içeren o bölümler ise Başakşehir Metrosuna denk gelmiş olacak ki onu orada hissediyorum. “Burada” demem lazım zira şu an mezkûr yerdeyim. Yazıya aniden başlamamın sebebi de Metroya girip nefesimi içime çekmemle gelen kokunun kulağıma anında “Cuthbert!” demesi ve bu varlık hissinin her yanımı sarmış olması.

4.kitabı bitirdim. Yenisi ise kargoda. O gelene kadar başka bir kitaba başladım ama Stephen King zihnim ve duyu organlarımı inancı ve enerjisiyle öyle bağlamış ki 5.kitabı beklemenin heyecanı bu yeni kitaba adapte olmamı engelledi. Bir de Metroya binip bu kokuyu alınca, sanki Cuthbert şuradan bir yerden çıkacak gibi hissettim. Elimdeki kitap çok yabancı geldi. Fazlasıyla… O karakter buraya ait değil. Burası Cuthbert’in mekânı. Canlanan ruhu burada soluk alıyor. Dinlediğim Blues’ları o da duyuyor ve önüne eğdiği Sombrero’sunun altından sağ tarafı hafif kavis almış dudaklarıyla tebessüm ediyor; elini çenesinin hizasına kaldırmış hafif hafif parmağını şaklatarak şarkıma ritim tutuyor. Sadece o ve ben duyuyoruz… Boynuna astığı (Nöbetçi ismini taktığı) ekin kargası kafatasını görüyorum ve o anda elinde döndürüp durduğu sapanına bakarak bana “Evet, Nöbetçi başıma büyük dert açtı.” diyor… Karşılıklı oturuyoruz… Sadece o ve ben…

Evet, karşımda Stephen King’in hayal gücünden çıkıp benimkiyle birleşen ve ruhuma dokunan bu karakteri var etmekle kalmıyorum aslında. Bir yanım onun sadece bir hayal ürünü olduğunu kurcalarken, diğer yanım bu hikâyede o cesur, espritüel, biraz geveze ve yetenekli silahşorun maalesef erkenden öldüğünü bana hatırlatıyor ve üzülüyorum. Sonra sorular, fişi prizde temassızlık eden bir lamba gibi yanıp sönerek dolaşıyor Cuthbert’in kahverengi Serape’sinin etrafında: “Yani hem hayal ürünü, hem de ölü bir hayal ürünü… Fakat nasıl oluyor da hikâyede artık ölü olmana rağmen bile bu denli yaşayabiliyorsun burada?” Onu görüyorum, sesini duyuyorum ve kokusu da hemen şuracıkta dalgalanıyor. Hatta birazdan muzipçe bir espri bile yapacak! Senaryoda, onun şakalarına tepkisiz kalan veya kızan ciddi başkarakterimiz Roland ise çok uzaklarda. Onun ruhunu burada hissedemiyorum. O yüzden “Hadi iyisin Cuthbert…” diyorum ve kendi kendime gülümsüyorum, o henüz ağzını açmamış olsa bile…

Şey… Belki de Cuthbert ölerek bir kapıdan geçti ve bizim dünyamızda onu hissedebilen bir okurun, onun hikâyesini okuduğu mekânda yaşamaya başladı. Belki her gün gelişimi bekliyor. Belki de bir okurun burada okuyup ruhunu buraya bıraktığı başka bir romana ait kötü bir karakterden beni koruyor? Stephen King, başkarakterlerden biri olan ve Roland’ın ölüme terk ettiği Jake’in ağzıyla Roland’a ölmeden önce ne söylemişti? “O halde git, bundan başka dünyalar da var.” Ve silahşor ilerlemiş, sonra “ÖLÜM” adında bir geçiş kapısı bulmuş ve Jake’i gittiği o başka dünyaların birinden geri çekmişti. Ben de diyorum ki; “King, Cuthbert’i Roland’ın hikâyesine ve Kara Kule saplantısına kurban edip orada öldürmüş ve onu başka bir geçiş kapısını açarak bu dünyaya yollamış. Hani şu üzerinde ‘ÖLÜM’ yazan ve Jake’in geçtiği kapıdan”

O halde gel Cuthbert, ondan başka dünyalar da var.

 

Gözdenur Atilla

Paylaşmak güzeldir...

Sol Göz Sağ Göz Giriş Baykuş
+ kaç yapar acaba? Cevap Bekleniyor
Şifremi Unuttum
Yükleniyor...