Bir Yoğurt Meselesi

Gece Gündüz
A A

IMG_20150902_063214

Acaba yaşadığımız aksiliklerin sebebini hiç düşünüyor muyuz? Ya da sen dostum o son başına gelen ve dumura uğradığın hadise karşısında hani şu meşhur ağızdan iki kelime şeklinde çıkan ama Türkçe dublajı uzunca bir “Lanet olsun ahbap, canın cehenneme tamam mı!” şeklinde yapılan cümlelerden mi kurdun yoksa “Vardır bir hayır” deyip sakince Tevekkeltü al’Allah mı yaptın? Belki şu satırlarıma şöyle uzaktan çeneni geri tutarak kısık kısık bakıp “Ne yapıyorsak yapıyoruz! Bana nanoteknolojinin faydalarından ve son iddia edilen zararlarından bahset” mi diyorsun? Her ne diyorsun bilmiyorum ama ben sana bir aksiliğin nasıl da yoğurda bağlandığından dem vuracağım. Bunu da yaşanılan tersliklerin esbabını sorgulama ana düşüncesiyle servis ederek yapmayı planladım şu an. Tabii sen yine istersen yoğurtta kalıp Eminönü’ne giderek Yeni Camii’nin civarındaki o meşhur yoğurtçudan bir bakraç yoğurt alabilirsin.

Şimdi konuya gelelim. Öğrencilik zamanlarımda yaz aylarından biriydi. Ben sokaklarda uykusuz… Nedendi hatırlamıyorum erken kalkmışım. KYK kapalı ve ben Başakşehir’de oturan ablamda yurttan taşıdığım bi’ oda dolusu eşyamla kalıyorum. Mezkûr gün, caddelerde dolandıktan ve birkaç işimi hallettikten sonra Fatih’teki müdavimi olduğum salona geçmişim antrenmana. Gün boyu onca yolu adımladıktan sonra bir de orada enerjimi tüketmişim. Sonra çantamı alıp serseri mayın gibi Eminönü’ne yürümüşüm malum 79E otobüsüne binmek için. İlk durağa gitmem şart yoksa oturma ihtimalim hercai menekşenin kışın açma ihtimali kadar. O halde bir de Unkapanı’ndan salına salına aşağı indim. Ama otobüsü görünce benim gözler parladı tabii. Hemen gidip yerleşmem lazım yoksa pılım pırtımla beraber ayakta armut gibi sallana sallana gideceğim. Baktım, sakin görünüyordu. Daldım içeri… İlk görüşte ayakta duran insan göremedim. Hemen taradım gözlerimle koltukları… Yok! “Ulan” dedim… “Otobüse binen ve herkes yerleştikten sonra ayakta gitmek için seçilmiş ilk insan ben mi oldum?” Gözümün önüne bir akşam yemeği masası geldi. Ve tekrar “Ulan” dedim, “Yemeğin sonuna gelen, sulanmış ve marulları pörsümüş salatadan yemekten başka çaresi olmayan aç bir insan gibiyim şu an. Aç karnına iki lokma girsin istiyorsan ya onu yiyeceksin ya da ‘Eyvallah’ diyeceksin.”. Yani eve varmak için ayakta gitmeye razı oldum. Ama bedenim bir türlü bunu kabul etmiyor, kendini yer çekimine teslim etmek istiyordu. Kötünün iyisi olan otobüsün ortasındaki o boşluğun cam kenarına dayandım. Ama sanki hızla koşup açacağım sandığım kapının aslında sadece cam olduğunu ona çarptıktan sonra anlamış ve ağız burun cama yapışmış gibi otobüsün camına yüzümün sol cenahını gömmüş ve maymun duruşu gibi hafif kambur dikilmekteyim. Beynim gidip geliyor, şalterler tık atıp geri geliyor. Kendime soruyorum “Ben niye ayaktayım? N’apıyorum böyle? İlk durağa da yürüdük… N’oldu ki şimdi?” Bir an açık olan sağ gözüm yan duran üçlü koltuklara ilişti. Ama yere düşmüş kameranın kadrajı gibi eğik ve orantısız görüyorum o bölgeyi. Baktım tipik ablalar dizilmiş, birinin de 8-9 yaşlarında çocuğu var. Ona bakarken beynimde cümleler duymaya başladım ve gözlerimin önünde de sahneler konuya göre ilerlemeye başladı. “Bu çocuk okuldan gelmiş ve canı yoğurt çekmiş. Dolabı açmış bakmış, şeker sanmamış ilacı ama yoğurt kabını bulmuş. O da zaten az bi’ şey kalmış. Hepsini yemiş bitirmiş. Aha şu yanındaki annesi de bir bakmış anam yoğurt yok! Demiş ‘Bi’ Eminönü’ne gideyim de şu yoğurttan alayım’. Sonra kalkmış gelmiş buralara kadar. Ve inan ki dostum, ben şu an tamamen bu veledin o yoğurdu bitirmesinden dolayı oturamadım. Bu bücür kafalı hepsini yemeseydi bu kadın buraya yoğurt almaya gelmezdi. Gelmeseydi 1 kişi eksik olacaktı otobüste. Ve ben de o kalan kontenjanı dolduran olacaktım. 1 kişi ya… Sadece 1 kişiyle kaybettim!”

Gözümü ansızın açtım(evet göz, teki). Tam Aksaray’dan geçtiğimizi gördüğümde, otobüs buraya gelene kadar uyuduğumu -ya da bayıldığımı- da anlamış bulundum. Son duyduğum “..1 kişiyle ya” cümlesi nereye gitti, biz ne zaman buraya geldik? Bir taraftan nasıl böyle ayakta uyuyabildiğimi, at eti falan mı yediğimi soruyorum kendime. Ve sonra sol gözüm hala kullanım dışı olduğundan yine sağ gözümün yamuk kadrajına bir adam takılıyor. Köprünün altındaki kavşaktan karşıya geçmek için bizim otobüse doğru geliyor hafif koşarak, soluk soluğa. Nereden biliyorum soluk soluğa mıydı neydi? Belki de cama nefesi çarptı, buğu yaptı(!) Yine sesler duymaya başladım; “Bu adam bayağı bir koşmuş. Öyle koşmuş ki, şu belindeki kuşağı hariç her yerini teri yıkamış, ıpıslak. O da alnından akan terlerini, üzerindeki kuru bulabildiği tek şeyi olan kuşağına siliyor. Bu adam tekvando kıyafeti giymiş… Beyaz…” Ve adamla beraber tüm görüntü de şehrin ışıklarına karışıp lensin odağını tersine çevirmiş gibi bulanıklaşıp kayboldu. İtiraf etmeliyim ki şimdi kendime soruyorum; “O adam gerçekten tekvando elbisesi giyiyor muydu yoksa ben mi uydurdum?” Buna emin olmadığıma yemin edebilirim. Koşan bi’ adam görüp geriye kalan senaryoyu uydurarak tamamlamış olabilirim. Ama gerçekten görmüş de olabilirim. Veyahut adam komple hayal ürünü…

Velhasıl canlarım, işte böyle bazen durumumuzu sorguladığımızda kendimizden aldığımız cevaplar yoğurt kıvamında olabiliyor. Ve bir ahbabınızla yürürken 79E’yi gördüğünüzde ona “Aha yoğurtçular yine doluşmuş” diyerek neden-sonuç ilişkisi üstadı kesilebiliyorsunuz. Sonra kendi kendinize ciddiyetle “Hepsi mi? Vay be hepsi de mi yoğurt almaya gidiyor?” diye sorabilirsiniz. Ve bir daha ayakta kalmamak adına o yoğurtçu şubesini kundaklama hayalleri kurmaya başlayabilirsiniz.

Ezcümle, “Önemli olan mantığın temeli değil örgüsüdür” diyorsanız sorgulayın sebepleri. Ama neticeye bakanlardansanız, yoğurdu bitiren siz olun ve işbu yere gidip yoğurt alın. Bu mefhumun grisi ise: Yoğurdu evinizde kendiniz mayalayın.

Gözdenur Atilla

Paylaşmak güzeldir...

Sol Göz Sağ Göz Giriş Baykuş
+ kaç yapar acaba? Cevap Bekleniyor
Şifremi Unuttum
Yükleniyor...