Balçıkla Sıvanabilmiş Bir Güneş ve Karanlığa Hoş Bulduk

Gece Gündüz
A A

Balçıkla Sıvanabilmiş Bir Güneş ve Karanlığa Hoş Bulduk

Bakışıyoruz karanlıkla. Gözlerimiz kapalı. O uykusuz. Ben uykulu. Selamlaştık:

– Hoş geldin.

– Hoş bulduk.

– Alışmalısın bana…

– Neden?

– Çünkü sabah gözlerini açtığında yine selamlaşacağız.

Bugün, hiç hatırlamak istemeyeceğim balyoz hissini geri getirdi… Bir balyozla vurulduğum ense kökümden, lokmamla beraber kelimelerin de ağzımdan alındığı; yere düştüğüm ve kalkamadığım anları…

Etraf… Karardı… Parlaklık ayarı düşürülmüş bir fotoğraf gibi karanlık, güneşi çalınmış ve donuk. Ensemden bedenime yayılan uyuşma, donma, şalterin kapanma etkisi… Ringe düşen bir boksör gibi… Çeneden darbe almış ve kasılarak yere yığılıp kalmış…

İçimle çevrenin bu uyumu, çok manidar. Sabahla akşamın ayırt edilemediği, duvara bakan bir odada yaşıyorum artık. Ruhum da duvara dönük. Işık yok; hayat belirtisi, güneş yok. Toprakta ekin bitmiyor. Ne aklımın ne yüreğimin gücü yetiyor duvarı yıkmaya, güneşi odama doğurmaya, yağmur yağdırıp ardından ekinleri çıkarmaya, yemyeşil nefes almaya ve… Seni yanıma getirmeye. Ayaklarımın altında morluklar var. Saatlerce falakada yatmışım gibi basamıyorum üzerlerine. Eğer bir bağ varsa dizleri bağlayan; onu, odamın camından gördüğüm komşum lağım faresi kemirmiş olmalı… Midem için beynime hangi baz istasyonunu kurarsan kur… Çekmiyor.

Ah… Senden sonra küflenip kokuşacak ve kuruyacak gibiyim! Otobüsüne el sallayıp arkamı sana döndüğüm gibi barajın sarsıldığını hissettim. Ciğerlerimden Güllü’nün sesi yükseldi. Bedenimi sardığında ise gözkapaklarım yumruklanıyordu. Alacaklılar kapıdaydı… Direnmek mi? İğneli fıçıdan yuvarlanarak çıkmaya çalışmak…

Ve baraj, büyük bir depremle yıkılıyordu. Sarsılıyordu organlarım. Taşkın geliyordu… Benim elimde üç beş kaya parçası…

Beynim bir girdaba girmiş, dönüp dönüp aynı şeyleri tekrarlıyordu. Dengemi yitirdim bir nebze. Kulaktan başladım sensiz kurumaya… Her yerde o şarkı çalıyordu; metronun gelişi, açılan kapılar, az ötede tartışan esnaf, hatta elemanın bağırdığı “Ankara, İzmir, Bursa!” Her ses, onu çalan enstrümanlardan biriydi. Ve ben, sokak ortasında… Ciğerimde kocaman bir mahalle düğünü, kolonu en yüksek bas ritimlerini veriyordu. Şişip iniyordu göğsüm, titriyordum ayaklarıma doğru.

“Havaya düşmüş gibiyim. Ayakta kaldım sanıyordum…
Sensiz yalnızlığım aşikâr ama ne idiğim belli değil.
Sıyrılıyor varlığın kemiklerimden.
Kanserin bünyeye girmesi gibi; dost görünen yokluğunla ölmek kötü.
Neyle savaşacağım?
Her 5 vakit.
Tam 5 yerimden, güneşin her durumuna verilen isimden… Bıçaklanmış gibi.”

Korktum. Karşı koymaya çalıştım. Sanki yüzüne bakmayı reddediyor gibi hissettim. Ve utandım. Yüzleştim. Cebimdeki son parayı bir parça simit için çıkarıyor gibi isteksizce telefonu aldım elime, şarkıyı buldum internetten, başlattım. Ayakta durdum. Metroya yürüdüm. Kulaklarım plak iğnesi, dönerken şarkı etrafında, yukarı baktım… Burnumu çekmedim. Görüntü bulanıklaştı. İneceğim durağı kaçırmadım. Ayakta durdum sevgilim. Yoluma yürüdüm. Yokuşlarda teklemedim. Belki evet, bir şey yiyemedim ama ayakta durdum sevgilim. Yastığıma bazı tohumlar ektim. İlk buluşmada suladım… Ama 4 saat sonra zamanı gelip başımı kaldırdığımda, eldivenlerimi sırtıma attığım gibi antrenmana gittim.

“Tahta olmayı seçmişim. Bir metal değil mesela.
Isıyı iletmemeyi daha evla saymışım.
Yalıtmak daha güvenli gibi.
Susmak. Dert yanmamak.
Ama yanacağım, farkında değilim.
Bir yangına karşı ne kadar direnebilirim?
Biriktire biriktire…”

Beynim karantinaya alınmış gibi çıkamıyordu bu işin içinden. Sanki şişkinliği, içindeki demir tozundan geliyor gibi ağırlaştı dudaklarım. Ama ağzımı açtım ve konuştum sevgilim. Ciğerim böyle yüksek sesten, depremden titrerken nefes aldım, alabildim. Çünkü beni bulmak istemeyeceğin bir hâlde olamazdım! Güç, sadece aynaya bakıp övünülen, torba yumruklarken kullandığın kaslarda değildi. O şarkıya, sarsıntıya rağmen nefes alan ciğerlerdeydi mesela! Tüm ağırlığa rağmen dudaklara hükmedebilen beyindeydi belki de… Ama maalesef bunun bir antrenmanı yok…

Şimdi sensiz bir odaya savunmasızca gözlerimi kapatacağım. Ve uyandığımda seni göremeyeceğini bilen ateşteki aklımı ikna edip rüyalardan medet umacağım.

Belki Ali Güven’in konuya has “Sensiz” şarkısını defalarca yaşamaktan daha beter olacağım.

Her gün, sensiz ilk gün gibi başlayacak…

Yarına geçmek için “Bugün Aslında Dündü”nün ikincisi için başrol teklif edeceğim kendime.

Yokluğunu, yalnızlığımı, bu karanlığı kabul etmek istemeyen bilincimle o her sabah savaşacağım…

İlk an… Her sabah gözlerimi açtığım an.

Bilincimin başıma balyoz gibi indiği o her ilk an…

İhtiyacım olan enerjimin neredeyse tamamını, belki de bu ilk anla olan savaşta, lokmamı geri almaya çalışırken harcayacağım.

Sonrası malum…

Balçıkla sıvanabilmiş bir güneş…
Gömüleceğim bedenen odamdaki, ruhen içimdeki karanlığa.
Ellerinin yokluğu kürek kürek karanlık atacak üzerime.
Her sabah o ilk an… O ilk an vuracağım başımı dokuz tahtaya.
Her sabah o ilk an… Tekrar tekrar anlayacağım…
Daralacağım tek parça, dikişsiz kokunun yokluğu içinde.
Ama karanlığın üzerinde çiçekler açacak sevgilim…
Sulayacağız…

Bakışıyoruz karanlıkla. Gözlerimiz açık. O kimsesiz. Ben yalnız. Selamlaştık:

– Hoş geldin.

– Hoş bulduk.

– Alışmalısın bana…

– Neden?

– Çünkü gece geri geldiğinde yine selamlaşacağız.

03:19

Gözdenur Atilla

Paylaşmak güzeldir...

Sol Göz Sağ Göz Giriş Baykuş
+ kaç yapar acaba? Cevap Bekleniyor
Şifremi Unuttum
Yükleniyor...