Pera’daki Yaşlı Dilenci

Gece Gündüz
A A

“Şu hayatta yapabildiğin en iyi şey nedir?” sorusuna her daim “Müzik dinlemek babuş.” cevabını versem de, mesleki deformasyondan olsa gerek artık “Canlı müzik” olayından ikrah getirmiştim. Oysa çalıştığım mekânda sahne alan kardeşimiz kadife sesli, rüzgâr gibi nağme yapan, Latinler gibi gitar çalan bir insan evladıydı. Benim canımı sıkan büyük ihtimalle artık klasikleşmiş ve yüzyıllardır aynı olan; tek adam, tek gitarlı “Bar repertuarı” idi. Her zaman alternatiflerin peşinde yorulmuş bir kimse olarak, popüler müzik icraatından dolayı artık çalana da, dinleyene de ayar oluyordum. Üç koca yaz boyunca beş düzine sarhoş tarafından eşlik edilen “Hayde Gidelim Hayde”, “O Türkan yok mu o Türkan”, “Yokluğundaağğ” falan dinlemekten gına gelmişti yeminle. Evimde bile kendime müzik açmaz olmuş, sessizliğe acıkmıştım.

Sezon daha sonlanmadan, ikinci bir üniversite eğitimi daha almaya hak kazandığımdan, o yaz biraz erken ayrılacaktım bardan; okula kayıt, ev tutma, eşya bulma vesaire işlemleri halletmek için. Ne yalan söyleyeyim bardan gidecek olmak beni çok mutlu ediyordu. Özellikle akşam 22:00 ve gece 02:00 arası canlı müzik yaptığımız saatler hiç çekilmez bir hal almış, bana gün saydırır olmuştu. O aralar bizim kadife sesli pop şarkıcımız patrona borç takmış, barmene ve ev arkadaşlarına da borç takmış, sonra da bir gece ansızın adadan basıp gitmişti. Mekânı aldı bir telaş. “Kim çıkacak sahneye, kim çalacak şu boktan şarkıları?” soruları havalarda uçuşurken açıkçası hiç umursamıyor, halimden memnun bir şekilde takılıyordum. Sonradan öğrendim ki bizim patronun eski bir arkadaşı olan “Çağrı Çetinsel” diye biri gelecekmiş, sezon sonuna kadar o sahne alacakmış. Çağrı ağabey, Ezgi’nin Günlüğü’nün son albümünde vokalleri üstlenmiş olan zat-ı muhteremmiş meğersem, bilmiyorum o sıralarda. Hem bilsem de bir şey değiştirmezdi, zira gencecik ve pis sarhoşlarla dolu bir mekanda her gün özgün müzik çalacak hali de yok. Özgün müziği de sevdiğimden değil de, bir değişiklik ya hani, yok, o bile heyecanlandırmıyor beni.

Benim bavulum, ıvırım, zıvırım her şeyim hazır. Mekândaki son gecem, Çağrı ağabeyin de ilk gecesi oldu. İşte ilk o zaman dinledim Pera’daki Yaşlı Dilenci şarkısını… Masalar dolmaya başlamıştı, siparişler yoğun. Göz ucuyla fark ettim ki sahneye hafifçe tombul, kel bir adam çıkıyor, kucağında akustik bir gitar. Başladı mikseri kurcalamaya, ses ayarlarını yapıyor. Ben yine birazdan “Yani, olmuyoor, olmuyooğr, beklesem de kimse gelmiyoğğr” falan diye artık bende kusma isteği uyandıran bir şarkı dinleyeceğimizi düşünürken bir anda kolonlardan tatlı bir saksafon sesi gelmeye başladı. Sırtım sahneye dönük, kendi kendime “Bu herif yanlış kanalı açtı, bizim banttan şarkı girdi, mal mı lan bu!” falan diye düşünürken arkamı dönmemle gördüm ki; Çağrı ağabey yumulmuş mikrofona, ağzıyla atıyor duyduğum taksimi. Öyle böyle değil, bildiğin alto saksafon sesi çıkarıyor adam, sadece ses çıkarmak da değil, taksim geçiyor. Tüylerim diken diken oldu, elimdeki bira tepsini düşürüyordum az kalsın. Masadaki müşteriler bana, ben de sahnede olup bitene, Çağrı ağabeye bakakaldım.

Böyle tok, kalın ve harikulade bir sesle melodik bir nağme mırıldanmaya başladı. Daha sonra başladı Pera’daki Yaşlı Dilenci’yi söylemeye. İlk defa dinliyordum, bir elimde bira tepsisi, diğer elim saçlarımı kaşıyor, ağzım beş karış açık. Yirmi beş sene sonra, hayatımda ilk defa beni bu kadar etkileyen bir parçanın sözleri Türkçe idi. İnanılmaz bir hikâye anlatıyordu, müzikle ve Çağrı ağabeyin yeteneğiyle birleştiğindeyse tam anlamıyla görsel ve işitsel bir şölene dönüşmüştü. Gözümde biraz önce sahneye çıkan şişman ve kel adam gitmiş, yerine ilah gibi bir şey gelmişti sanki. Sonra mekân doldu taştı, kulak kabartamadım sahneye pek ama yıllarını gerek müşteri, gerekse eleman olarak barlarda geçirmiş bir kimse olmama rağmen ilk defa bir “Bar Repertuarı” beni ilk günkü kadar heyecanlandırmıştı. Gece bitti, o gece kapanışa da kalmadım, sabahın erken saatlerinde feribot ile adadan ayrılacaktım çünkü. Çağrı ağabeyi bir daha hiç görmedim. Pera’daki Yaşlı Dilenci; sözleri ve bestesi Murat Köseoğlu’na ait bir esermiş. Ne kadar dinlersem dinleyeyim, Çağrı ağabeyin yorumundaki heyecanı asla yakalayamadım. Yine de o gece hissettiklerimi anımsattığı için günde bir doz alıyorum, aksatmadan.

Gökay Sarı

Paylaşmak güzeldir...

Sol Göz Sağ Göz Giriş Baykuş
+ kaç yapar acaba? Cevap Bekleniyor
Şifremi Unuttum
Yükleniyor...