Muhtar ve “Birşeyabi”

Gece Gündüz
A A

Mekândaki ikinci yaz sezonumu geçiriyorum. Şimdi, hikâyede iki tane adam var. Bunlardan biri Muhtar… Adanın, merkeze uzak bir köyünün muhtarı. Diğeri ise “Bir şey abi”. İsmini hatırlayamıyorum, o yüzden ona “Birşeyabi” diyeceğim. Birşeyabi şişman, suratı böyle sivilceli, pütürlü falan. Orta yaşlılardan hallice bir ağabey… Adanın yerlilerinden, girişimci bir de. Şimdi adını veremeyeceğim, kurumsal eğlence mekânlarından birinin şubesini açmıştı adanın meşhur sahillerinden bir tanesine. Adamıza kalite getirmişti, kısa sürelik.

Biz de başka bir eğlence mekânında çalıştığımız için aslında rakibimizdi kendisi. Ancak ada bir anda Bodrum’a dönüşmüştü adamın sayesinde. Sokaklardan müşteri toplayan o cipleri bilirsiniz; kocaman tekerlekli hani, mekâna insan taşır, onlardan geldi, sonra kurumsal bir kadro vardı. Birşeyabi’nin mekânı geceleri çalışıyor, gece kulübü… Onun personeli de daha erken saatlerde, bizim mekanın olduğu yere geliyor, geziyor falan. Aman ne güzel kızlar var, hepsi kurumsal! Mekânın baskılı tişörtlerini giymiş olan çok pis güzel kızlar vardı. Şahsen ben rakip olarak görmüyordum onları. Onlar olsa olsa benim meslektaşım, can yoldaşımdı. Hizmet sektörünün kalifiye elemanlarıydı, güzel kızlardı.

Mekâna tahsis edilmiş apayrı bir güvenlik ekibi falan var böyle, onlar da geziyor görüyoruz. Yarma gibi adamlar. Biz yerel bir barız, güvenlik olmak da bizim işimiz, güzel kız olmak da bizim işimiz. Kurumsal olduğumuz söylenemez. Neyse, mekânın açılışına ünlü bir isim de geliyordu. Popçu, gerçekten çok kötü şarkıları var, dişi kendisi. Tipi falan da itici; saçı, başı, giydiği kostümü falan tamamen bok gibi affedersiniz. O yüzden epey popüler işte. Bu kadar sövdüğüm için ismini yazamıyorum. İsmini yazmak istemiyorum çünkü sövmek istiyorum, tam anlamıyla bok gibi bir popüler kültür ürünü, pek çoğunuz tanır, şöyle ipucu vereyim; “Amaan amaan” diyor hit olan şarkısında, evet o kadar, başka bir şeyler “Vızzıkladıysa” da boş verin. Kesinlikle sanatçı falan değil.

Heyhat daha mekânın açıldığı ilk gün bu boktan pop şarkıcısının sahne aldığı gün yani; adanın yerel bir ailesi basmış mekânı. Pompalı tüfekler ile hem de. Burası küçük yer, dışarıdan gelen artistlik yaparsa böyle şeyler ile karşılaşabiliyor. Mekânda kavga çıkmış işte sebebini bilmiyorum, kurumsal güvenlik atmış bunları dışarı. Sonra bunlar da tüfeklerle basmışlar mekânı, ertesi gün adadan ayrılan ilk feribot güvenlik elemanı doluydu. Hepsi kaçmış, mekân patladı tabii, kapandı. Ben en çok güzel kızların gitmesine üzüldüm. Benden daha çok üzülen ise, haliyle yatırım yapmış olan Birşeyabi idi.

Velhasıl, bir gün yine ortalıkta başka müşteri kalmamışken, biz barı kapatmak için fırsat kollarken Birşeyabi ile Muhtar geldi, oturdu dışarıdaki masamıza. Ha mekanda bir de tek başına takılan bir müşteri daha vardı, nasıl sarhoş ama, sandalyeye oturamıyor. Bir sandalyeye oturmak ne kadar zor olabilir ki? Götünü denk getiremiyor adamcağız. Güleceğim, gülemiyorum. Birşeyabi çatallı sesi ile Muhtar’a mekânının başına gelenleri anlatıyor. Muhtar sarhoş, öyle bakıyor boş boş. Arada içki içiyor, bazen de aklına geldikçe zorla bizi masaya oturtuyor, “Birşeyabi’nizi iyi dinleyin” diyor. Diğer müşteri hala sandalyeye oturmaya çalışıyor.

Barları marları, personelini havalı sanıyorsunuz değil mi? Her gece manyak gibi eğleniyorlar, paso sevişiyorlar falan sanıyorsunuz değil mi? Yanılıyorsunuz, genelde her gece şu an anlattığım gibi hikâyeler ile sonuçlanıyor. Neyse bu Muhtar ile ben de iki yıl önce bir kafede tanışmıştık, arkadaşlarımla otururken. Daha doğrusu o gelip benimle tanışmıştı. Benim hiçbir olayım da yok aslında, ünlü bir kimse falan da değilim, üstelik adaya yeni gelmiş sayılırdım. Durduk yere gelip benimle tanıştı. Bunun muhtarı olduğu köyde, “Kite sörfü” yapılıyor. Hani şu paraşütlü falan olan… Geldi bu, “Merhaba.” dedi. “Merhaba.” dedim. “Kite yapmak ister misin?” dedi. “Kite yapmak istersen sörf okullarına seni ücretsiz yazdırırım.” dedi. “Kite ne abi bilmiyorum ki?” dedim. “Olsun, sen yapmak istersen Muhtar’ı sor, yardımcı olurlar. Kite yaparsın.” dedi. Manyak işte, adamla ilk diyalogum tam olarak böyle gelişti. Sonra bir daha da hiç karşılaşmadık. Karşılaştıysak da tek kelam etmedik.

İşte o gece, sarhoş müşterinin sandalyeye oturmayı beceremediği gece, bir başka masada da Muhtar ile Birşeyabi oturuyor. Saat epey geç oldu, herkes sarhoşluğun sevimsiz sınırlarına ulaştı. Birşeyabi’ye taksi çağırdılar, evine gidecek. Tam ayağa kalkarken ben içeri girdim. Barmen, diğer servis elemanı ve ben pustuk, bekliyoruz gitsinler diye. Gına geldi artık, her gece her gece bu tarz muhabbetlerden ikrah getirmiştik yeminle. Her gün eve sabahın altısında varıyoruz neredeyse. Üstelik mekânda gece iki gibi hiç müşteri kalmıyor, anca böyle bir iki masa kalıyor. Onlar da sabahlara kadar inanılmaz olaylara sebep oluyorlar.

Neyse efendim, bir gümbürtü koptu. Ben kapı aralığından sadece dışarıda yerlere düşen masaları sandalyeleri gördüm, sonra bir kahkaha tufanı başladı dışarıda. Diğer sarhoş oturma gayretinden vazgeçmiş, dizlerinin üzerine çökmüştü. Sonra böyle çatallı, tok bir sesin “Mııhtaaaaarrr!” diye yankılandığını duyduk. Koştuk dışarı üç eleman, baktık Birşeyabi yerde yatıyor, düşerken iki üç masayı da devirmiş. Adam meteor gibi düşmüş yere. Miley Cyrus’un Wrecking Ball’u gibi mekânın da anasını s*kmiş düşerken. Her şey yerde, sandalyeler masalardan bağımsızlığını kazanmışçasına uzaklaşmış. Muhtar bir yandan gülüyor, o kadar sarhoş ki konuşamıyor doğru düzgün. Anca “Keaaladurun laaaan Birşeeey Abiniziiiiiii” gibi cümleler kuruyor.

Gidip kaldırdık bu gülleyi biz yerden, üç kişi anca kaldırdık ama. Adam yere kötü haber gibi düşmüş, öyle pis düşmüş yani iyice ağırlaşmış şişman. Ayı yahu! Zar zor kaldırdık bunu, hayır gülemiyoruz da. Müşteri sonuçta adam, gülmemek için salak gibi “Hımmpf hımmpf” diye titreyerek tutuyoruz kendimizi. Dışarıdan nasıl çirkin bir ortam olarak görüldüğünü tahmin edebiliyorum. Neyse bindirdik taksiye Birşeyabi’yi. Sonra da oralarda takılmakta olan birkaç yerli genç Muhtar’ı da alıp arabalarıyla evine götürdü. Bu sefer hiç Kite yapmak ister miyim diye sormadı. Keşke sorsaydı, ne olduğunu öğrenmiştim artık Kite’ın, kesinlikle Kite yapmak isterdim. Sormadı Muhtar.

Sonra sadece biz ve sandalyeye oturamayan adam kalmıştı. Yanaştım buna, “Abi kapatıyoruz hesabı getireyim mi?” dedim. Adam kusmuğuyla onayladı. Suratıma baktı, başını aşağı yukarı salladı, sonra kustu. “Bravo sayın müşteri, eksik olan tek şey kusmuktu. Epik bir final yaptınız geceye. Sandalyeyi size hediye etmek isterim, evde pratik yaparsınız belki. Olmadı götünüze sokarsınız?” diyemedim tabii. Gittim hesabını getirdim, ödedi. Sallana sallana gitti sonra adam.

Girdik içeri, kapanışı hallettik. Sonra dışarıdaki güvenlik kameraları aklımıza geldi, şu Birşeyabi’nin düşüşünü seyredelim de keyfimiz yerine gelsin dedik. Açtık ekranı, geldik bunun düştüğü dakikalara, herif kör noktada düşmüş. Bir bok anlaşılmıyor, sadece yere düşen masalar ve özerkliğini ilan eden sandalyeler görülebiliyor. Hayır, adamın yarıçapı barın tamamı kadar zaten. Şişman bir adam, nasıl kör noktaya denk gelebiliyor. Bir kör nokta o kadar büyük olursa o kör nokta olmaz ki, andavallık olur. Katarakt mı lan bizim mekân? Hiç koymasak da olurmuş o kamerayı. Neyse izleyemedik işte bunun düşüşünü, tadımız kaçtı. Gittik eve açtık vantilatörü, yattık uyuduk.

Gökay Sarı

Paylaşmak güzeldir...

Sol Göz Sağ Göz Giriş Baykuş
+ kaç yapar acaba? Cevap Bekleniyor
Şifremi Unuttum
Yükleniyor...