Geceyi Atlatmaca Hikayesi

Gece Gündüz
A A

Geceyi Atlatmaca Hikayesi

Uykusuzluğunun etkileri bir anda baş gösterdi. Küllükteki sigarasını söndürmeye üşendiğinde fark etmişti ne kadar yorgun olduğunu, dün gece yatağına hiç uğramadığını biliyordu oysaki ama şu ana kadar sorun olmamıştı bu durum. Saatlerdir kendini tekrarlayan şarkı sinirlerini bozmaya başladı aniden. Nick Cave’in onun sinirlerini bozması çok zor bir durumdu ama olmuştu işte. “As I sat sadly by her side” diyordu sevgili Nick. Dizüstü bilgisayarının ekranını hızlıca kapattı. Şarkı birkaç saniye daha devam etti, sonra sustu. Yine de çok sessiz sayılmazdı, kulağında hafif bir uğultu vardı ve diğer tüm sesler sustukça, uğultu şiddetleniyordu. Çocukken bu sesin kaynağının beyni olduğuna inanırdı, zeki olduğu için beyni çok çalışıyor ve gürültü yapıyordu, düşüncesi böyleydi. Yine çocukken kaybettiği babası, onu zeki olduğuna inandırmıştı. Ölmeden önceydi. Sonradan öğrendiğine göre bu sessizliğin sesiydi, konsantre olunduğunda gerçekten rahatsız edici bir yüksekliğe ulaşan ve herkesin duyabileceği bir uğultuydu. O günden sonra aklına güvenmeyi bıraktı. Sonra bilgisayarda yazdıklarını kaydetmediğini hatırladı, ekranı kaldırdı ama cihaz kendini yeniden başlattı. Küfretti, ekranı tekrar kapattı ve bir kez daha aklına güvenmemesi gerektiğine kanaat getirdi. Buruşmuş Soft paketinden daha buruşuk olan turuncu götlü bir sigara daha çıkardı, sessizliğin gürültüsüyle birlikte yatağına uzandığında küllüğü masada unuttuğunu fark etti, neyse ki çakmak yanındaydı ve küller pekala yere çırpılabilirdi, ev alev almazdı hem alsa bile hazır başını yastığına koymuşken hemen kahraman bir itfaiyeci olduğunu düşleyebilirdi. Gülümsedi, ‘Beyaz Geceler’deki adamı hatırladı ama adını değil, Dostoyevski yazmıştı. Yoksa Tolstoy muydu? Ruslardan biriydi galiba, Tolstoy Rus muydu? Kafasının karışıklığını sessiz bir küfür ile uzaklaştırdı, kim yazmışsa yazmıştı işte, güzel kitaptı nihayetinde. İnsan öyle kitapları kimin yazdığını unutabilirdi, hatta kitabın içeriğini bile unutabilirdi ama eserin kendisine ne hissettirdiğini asla unutmazdı. İnsan güzel bir kitabı okuyup bitirdiği mekanı da çok zor silebilirdi beyninden aslında ama o nerede okuduğunu anımsayamadı. Ağzında turuncu izmaritle çağının gerisinde kalan tuşlu telefonunu kurcaladı. İçinde hiç oyun olmayan Games klasörüne girdi, çıktı. Sonra gelen kutusuna girdi ve pizzacının ısrarla yolladığı otomatik mesajların hepsini okundu olarak saydı, ekrandaki o ‘mektup’ simgesini görmeyi sevmiyordu. Sonra rehbere girdi. Kayıtlı olan dört numaradan birini çevirmeyi düşündü ama saate baktığında bunun bir faydası olmayacağını anladı. Bir salı gecesi saat sabah 04.30’du. Yeliz onun vazifeşinas bir arkadaşıydı gerçi, telefonu uykusunda duymayı başarabilirse illa ki açardı, sahte samimiyeti ve tatlı iyi niyetiyle “N’oldu bu saatte, iyi misin? Endişelendim!” derdi hemen. Sanki gerçekten sikindeymiş gibi, öyleyse bile olsa bir şey yapabilecekmiş gibi. “Endişelen Yeliz! Bu saatte aradım ve korktuğun gibi oldu! İyi değilim, hadi yardım et Yeliz, benim için endişelen arkadaşım!” dese ne derdi kız acaba? Denemeye değmezdi. Kafasından bir numara sallayıp çevirebilirdi belki, açan kişiye “Saat sabahın 04.30’u, müsaade ederseniz size biraz Rock’n’roll’dan bahsetmek istiyorum.” diyebilirdi, ona Elvis Presley’in mavi süet ayakkabılar hakkındaki şarkısını söyleyebilirdi karşıdaki insan onay verirse, epey güzel olurdu bu. Gülümsedi ama 053’ü tuşladıktan sonra bir süre düşündü ve hevesini kaybetti, sigarasını parkede söndürdü, telefonu odasının vızzıkladığında rahatsız edemeyeceği kadar uzak bir köşesine fırlattı. Zira sessize aldığı zaman çağrı gelirse telefon sapık gibi titriyor ve yeterince gürültü yapıyordu, vibrasyonu nasıl kapatacağını bilmiyordu. Uyumalıydı, uyumak zorundaydı yoksa sigarası bitecekti, son bir tane kalmıştı. Eğer uyuyamazsa bu saatte dışarı çıkıp benzinliğe kadar yürümeliydi yeni bir paket için. Sonra diğer bütün yazları gibi sevimsiz olan yaz tatillerinden birinde barda tanıştığı Marmarisli adamı hatırladı. Adam çirkin sayılmazdı ama kesinlikle yakışıklı da değildi. Zaten güzellikten nasibini almamış insanlar, ne bileyim, bir tuhaf olurlardı işte. İyi veya kötü, değişik bireylerdi onlar. Marmarisli adam iyi olanlardan biriydi galiba. Mevsimine ve mevkisine göre erken bir saatte olduğundan bar henüz tenhaydı, oraya tek başlarına gelen ve tek başlarına ayrılacaklarını bilen zombiler, yani yalnız müşteriler, pek dikkat çekmiyordu saatten dolayı. Yine de Marmarisli adam ona dikkat etmişti. Gülümseyerek yanına gelmişti, adam gülümsemediği zamanlarda daha yakışıklıydı ama sürekli gülümsüyordu, umurunda değildi belki de görüntüsü. Tuhaf biriydi işte Marmarisli. “Sen burada tekrar mutlu olana kadar sana bira ısmarlayacağım!” demişti, ısmarlamıştı da! Dokuz tane bira içmişti o gün bardan ve Marmarislinin yanından ayrılmadan önce. Nereye gittiğini bilmiyordu, hangi semtte olduğunu ya da hangi semte kusmakta olduğunu bilmiyordu, hiçbir zaman da öğrenememişti. Marmarisli şu an ne yapıyordu acaba, başka zombileri de mutlu etmeye çalışıyor ve onlara bira ısmarlayıp gülümsüyor muydu? O gece mutlu da olamamıştı zaten, yine de denemeye değmişti. Bir gün, umutsuzluğu artık dayanılamayacak kadar nüksettiğinde, kendine son bir şans vermek için o Marmarisli adamı bulmaya karar verdi. Kendisine yaşamak için son bir şans verecek ve adama bira ısmarlatacaktı. Mutlu olmanın tek yolu bu gibi gözüküyordu, daha önce denemesine ve bir işe yaramamasına rağmen hoş bir düşünceydi bu. Tatlı bir mağlubiyetti, önemli olan yarışmaktı o gece o barda. Zaten yarışları her zaman kaybederdi, bir yarışı ya da küçücük bir rekabeti bile kazanan insanlardan korkardı. Galibiyetin ve zafer sevincinin insana yapıştırdığı mutlu maskenin aslında son derece çirkin olduğunu düşünürdü. Yarışmayı kazanan adam, mağlup ettiği diğer insanları samimiymişçesine tebrik ederken nasıl da çirkin görünürdü? Ne de olsa Tanrı’nın çocuklarıydı onlar ve babalarına çekmişlerdi. Yarışların, tatlı rekabetlerin savaşlardan hiçbir farkı yoktu ve aslında savaşları kimse kazanamazdı. Biri değil bir şey kazanırdı belki ve o da mücadelenin kendisiydi. Herkes kaybettikçe, savaş kazanırdı ve pekala yarışlar da böyleydi. Korktuğu şeyleri düşünmekten korktu bir anda çünkü listenin sonu asla gelmezdi ama ilk sıralarda yer alan bir şeyi anımsamaktan kaçamadı. Makyaj yapan yaşlı kadınlardan korkardı. Hatta en çok korktuğu şey buydu galiba. Onların görüntüsünden ürkmezdi tabii, daha derinlemesine korkardı o. Yaşlı kadınlar azalmış ve beyazlaşmış saçlarını süslü bir tokayla topuz yapar, sadece yaşlı kadınların giydiği o süslü uzun eteğine sarılır, göbeğini sarkmış memeleriyle gizler, memelerini de o alacalı renklere bulanmış ince bluzlarıyla örterlerdi. Bluzların yakası geniş ve oldukça açık olurdu ve yaşlı kemiklerini gösterişli gerdanlıklar süslerdi. Buruşuk ellerine yine parlak renkli küçücük bir çanta alırlardı ve o çanta her zaman büyük sallantılı küpelerindeki taşların rengine uyum sağlardı. Ojelerinin altındaki tırnakları aslında zayıf ve sapsarıydı elbette. Kadınlar aynanın önünde incelmiş ve kuru dudaklarına ruj da sürerlerdi ve en korkutucusu da buydu. Bu uzun ve zahmetli hazırlıklarının ardından son aksesuarları olan hüzünlerini alır ve tek başlarına caddede dolaşırlardı. Kimi bankaya emekli veya rahmetli kocasının maaşını almaya giderdi, kimi hastaneye giderdi veya biraz daha şanslı olanlar kendilerini hala önemsediklerine inandıkları ama uzak ama yakın akrabalarını ya da hala sağ olan arkadaşlarını ziyaret ederdi. Bu yaşlı kadınlar insanın vazgeçmeyişinin özetiydi. Ölmek üzereydi yaşlı kadınlar ve yalnızlardı ve süslülerdi ve her şeye rağmen çekici olmadıklarının bilincindelerdi ve öleceklerdi ve her zaman ölürlerdi ve her zaman yalnız ölürlerdi ve hüzünleri asla onlarla birlikte gitmezdi ve bu dünyada başka yaşlı kadınlara bulaşırlardı ve herkes bir gün yaşlı kadınlara dönüşürdü ve süslenirlerdi ve ölürlerdi ve ölürlerdi her zaman ölürlerdi ve!

Korkudan titremeye başladığını ancak titremesi geçerken fark edebildi. Kalktı, son sigarasını yaktı ve pencerenin karşısında hızlıca kül etti. Camı açtı, “Benzinliğe gider ve yeni bir paket alırım.” diye düşündü. Sonra 13. kattan aşağıya atladı.

Gökay Sarı

Paylaşmak güzeldir...

Sol Göz Sağ Göz Giriş Baykuş
+ kaç yapar acaba? Cevap Bekleniyor
Şifremi Unuttum
Yükleniyor...