Daha İyi Bir Hayat İçin “Vızzıklıyorum”

Gece Gündüz
A A

Daha İyi Bir Hayat İçin “Vızzıklıyorum”

Bir zavallı olarak doğduğumuzdan beri; hiçbir değerli amaca hizmet etmeyen hayatlarımız için, kurduğumuz hayallerin bir bir yıkıldığı ya da yıkıldığını fark ettiğimiz yaşlardayız. Bugün için doksanlar kuşağının başlıcaları olarak, mutsuzluktan bitap düşmüş bir durumda nefes alıp veriyoruz.

Sevgili yakın çevre, beklenti yapmayalım beklenti, arka tarafa doğru ilerleyelim lütfen, boşluklara doğru…

Telefonunuzu kaybettiğinizde üzülmeyin, mesela ben birkaç ay önce kendi tuş kilidimin kodunu unuttuğum için haftalarca kullanamamıştım, neden sonra mutlu olmuştum. Beklentileri sıfıra indirmelisin, elinden hiçbir şey gelmiyorsa şayet, benim gibi fırsatları değerlendirmelisin. Kaçınılmaz sigara nöbetlerinde; O’nun sesini duyma arzusu, sohbetinin hayali ömrünü tüketiyorsa, konuşma imkanı vermeyeceksin ona oğlum. Uzak duracaksın telefonundan, geriye kalan sadece kahrolası hormonlarınla gireceğin bir mücadeleden ibaret ve inan bana bunu yalnız yapmak çok daha kolay.

Velhasıl en büyük haz özgürlükse ve özgürlüğün barzoca tanımı “Sınırların olmayışı” ise aptallaştıracaksın kendini, zira aptallık sınır tanımaz.

Günümüzü saymıyorum bile. Doksanların başında kaybetmeye başladı samimiyetini; binalarda, oturma odalarında, salonlarda yaşanan tüm hayatlar. Tıpkı edebi bir nitelik taşısın diye içine sıçtığım tüm hikayeler gibi, o tarihlerde başladı insanlar binalara, oturma odalarına ve salonların tam ortasına sıçmaya, kahretsin.

Esas mücadele insanın kendi ile olan mücadelesi falan da değil. Aynaya söven adam kendini yenebilen bir Orhan Gencebay değildir. O, gücü sadece kendine yeten tatminkar bir egoisttir. İlla ki bir şeyi yenmek zorunda olma hissi, mücadele gereksinimi, kazanma arzusu? Gerçi Orhan Abi orada başka bir mevzuu bahis etmekte ancak; çok sesli doğu aranjmanını geçtim, Mozart’ı getirsen ortasına sıçılmış olan binalara, oturma odalarına ve salonlara, ev sahibi yine anlayabileceği kadarını anlayabilecektir. Mozart anlatsın dursun, suçsuzdur. Salın gitsin, piyanosunu da verin geri.

Kızgınlığım Orhan Abiye ya da Mozart’a değil. En çok kendime, biraz da “Yağmuru seviyorum.” diye “vızzıklayıp” şemsiyesini hiç yanından ayırmayan dallamalara. Mavisi ancak tavana çalınmış seyrek bir boyadan ibaret olan başkentimden Ege’ye seyahat edip de “Tuzlu” diye havuzu denize tercih edenlere… Ekseriyetle de hormonlara, kimyaya, fiziğe!

Sayın modern bilimler; bir sıfır olsun, sizin olsun be, *mınıza koyayım sizin ben… Özellikle de biyolojinin *mına koyayım. Biraz olsun soyutlanmak için karşıma aldığım modern bilimlerin en güçlüsü biyoloji. Çünkü biraz olsun soyutlanmak ve nefes almak için insanlıktan çıkmamız gerekiyor. Fen ile girdiğim bu amansız çatışmada hiçbir zaman niyetim alacağım yaralar ile marjinal bir varoluş elde etmek değildi. Zira çoğunluktan biri olmamak için çaba sarf edenler de bir başka çoğunluğu oluşturuyorlar, farkında olmak gerek bunun. Sadece pozitif bilimler ile değil, belirli başlı ama mantıklı ama mantıksız altyapılara dayandırılmış mistik başlıklara karşı da savaş ilan ediyorum! Enerji menerji, evren falan feşmekan, hepinizi vuracağım. Al mesela:

Bir şeyi gerçekten istersek olur mu? Ne istediğimizi biliyor muyuz? Mistisizm burada, ancak bu tarz şeyleri düşünmemek “İstiyorsak” da insan olmamak gerekiyor, biyoloji ve dolayısıyla da pozitif bilimler burada. Sevgili okur, benim kafam çok karışık. Standart bir can sıkıntısına karşı önlem almak için de insan olmamak gerekiyor… Şüphesiz ki insanı böylesine bir ahmağa çeviren maddi ve manevi kütle kendisinin beyni oluyor. Ancak size bir sır vereyim, beyinsiz olmak için insan olmamak gerekmiyor, pek tabii beyinsiz bir insan da olabiliriz. Çok istersek belki olur, ne dersiniz?

Neyse derdini açıklayamayan “Ateyizler” gibi bir imaj çiziyorum, rahatsız ediyor bu da beni. Beni dinlemeyin, hem zaten ben hazır ayranın ev yapımı ayrandan daha güzel olduğunu düşünüyorum. Yoğurt ve salçanın da öyle, köftenin de.

Evlere ayakkabıyla girmek istiyorum ben, halıya basmaktan çekinmemek istiyorum. Yaz aylarında en güzel agoraların, yangın merdivenlerinde meydana gelmesini diliyorum. Toplu taşıma araçlarında hüzünlendiğim zaman gizlenmek istemiyorum, toplu taşıma olmasın istiyorum, net. Bazen kendimi kendimle aldatmak, öylesine yalnız kalmak istiyorum. Saçlarımı üç yıl boyunca uzatıp, cart diye kestirmek istiyorum. Sabahtan akşama kadar kahve içsem de uyuyakalmak istiyorum bazen.

Engelli bir adamla tanışmak istiyorum. Yakasına yapışık şöyle buyurmak istiyorum; “Tekerlekli sandalyede oturan adamın ayaktaki gölgesini görmek, duvarları daha çok sevmektir. Güneş ve açısıyla birlikte, hayalleri üzerine resmettiği için.”

Tıklım tıklım dolu bir hapishanede, bütün tutsakların isminin Özgür olduğunu düşlüyorum. Sonra, sonra bir bugün şairi hayal ediyorum, günümüz şairi, ilham kaynağı gece lambası oluyor. Kağıtları, kalemleri, dizüstü bilgisayarı; çalışma masasının üzerinde kıyamet sonrası bir dünyada yaşayan varlıklar gibi örgütlenmiş, sağa sola saçılmış bir şair… Yazamıyor, tıkanmış, kucağında bir saksafon var, insan gibi bir şey, yerine göre sakin, neşeli, hüzünlü ve seksi olabiliyor. Büyük bir sosyolog, şehrin yeminli mütercimi, tercümanı olan bir saksafon… Kağıtlarına bir bakıyorum, beğenmediği kelimeleri hep karalamış. Neden sonra anlıyorum gerçeklerin kalem, yalanların silgi olduğunu. İlk akla geleni alıp götürürler silgiler, şimdi anlıyorum şairlerin kelimelerini neden karaladığını ve silgi kullanmadıklarını. Şair, genç bir bireyden hallice düşlerimde kahvaltı ediyor çünkü. Kahvaltı günün en önemli öğünü müdür bilmiyorum ama kesinlikle en orta yaşlısıdır; peynir yerken gazete okuyan insanlar, orta yaşlıdırlar.

Gökay Sarı

Paylaşmak güzeldir...

Sol Göz Sağ Göz Giriş Baykuş
+ kaç yapar acaba? Cevap Bekleniyor
Şifremi Unuttum
Yükleniyor...