Büyük Komedyenin Küçük Şakaları

Gece Gündüz
A A

Büyük Komedyenin Küçük Şakaları

Şehir ne Prag, ne de Brugge. Londra bile değil belki, derme çatma grotesk yollar var ve karizmadan uzak bir kalabalığın arasında yürüyor, kanatlarını siyaha boyamış. Uçamıyor, uçamamıştı hiç. Düşmüş bir melek de değil, yükselmemiş ki hiç zaten. Denememiş, sevmiyor gökyüzünü, bulutlar fazlasıyla çirkin onun için, makyajlı erkekler gibi. Kafeine falan da ihtiyacı yok, sigarası da bol ama çakmağı yanmıyor. Yanacak gibi, kıvılcımını atıyor ve likit gazı çalkalanıyor şeffaf çakmağın ama yanmıyor işte. Transparanlığın, gerçekliğin işe yaramazlığını özetliyor çakmak, taşı baş parmağını acıtırken. Yağmur yağmış, yağmaya devam ediyor da hiç öyle toprak kokusu falan yok. Rutubetten yeşermiş duvar eskimişliği var yağmurda, yakışıklı değil böyle ıslanmak. Boyası akıyor kanatlarının, kirpiklerinin. İnsan be, diğerlerinin birebir aynısı. O da insan. Sorunu ise, memnum değil insan olmaktan. İnsanlığı sevmiyor, haliyle kendini de sevemiyor.

Beyinsiz bir muhabbet kuşu olmak istemezsin ya hani, beyinsiz bir muhabbet kuşusundur yine de. Kafeste takılıp, ölmekten başka bir bok yaptığın yok. Herkes öyle çok konuşuyor ki, ara sokaktan başını gösterip havlayan köpek daha değerli şeyler anlatmaya çalışıyor onun için. Hep bir arabası olsun istemişti, yakışmıyor çünkü kalabalığa sevmiyor samimiyetsiz samimiyeti. Maddesellikten, hormonaliteden öyle çok tiksiniyor, kimyadan öyle deli, öyle sapkınca nefret ediyor ki hiç sorma, cevap veremez. Verse de anlamazsın. Hayal gücünün brandasına saklanıyor da, gerçekliğin yağmuru asit gibi düşüyor, kılıç gibi iniyor paslı zırhına, önce brandayı eritiyor damla damla, daha sonra da yıpranmış o sarı tenini. Günün on dakikasını kurtarabilse ne ala, da işte yakamıyor sigarasını kahrolası çakmak bir türlü yanmıyor. Kız gibi hissediyor, eşcinsel gibi hissediyor. Erkek gibi hissediyor. Bir an olsun hissetmek istemiyor, acıyı hissediyor sonra tahriş olan başparmağında. Teni inceliyor sanki ellerinin haline çok üzülüyor.

Ah be, insanın elleri. İnsanın parmakları! Ne kadar çok çaba sarf ettiğini görüyor kendi ellerinde, öyle çok dokunmuş ki dokunduğu her şeyden pislik bulaşmış eline. Yıkadıkça inceltiyor tenini su tinermiş gibi. Gittikçe inceliyor, ellerini kaybetmekten çok korkuyor. Ellerini kaybederse vazgeçecek. Ara sokaktaki köpek peşinden geliyor, ıslanmış tüyleri, bizimkinin sırılsıklam ve hayali kanatları gibi. Gerçeklik kokuyor, pislik kokuyor. Yahu sevmiyor arabeski, sevmiyor melankoliyi. Sahip olduğu yegane şeyleri hiç istemiyor da, kaybetmekten de çok korkuyor onları. Çünkü daha farklısını bulamayacak, sahip olmak istiyor bir şeylere. İyi olan her şey kiralık, kiralamak istemiyor. Ah be, öyle yoğun ve zararsız bir nefretle dolu ki ciğerleri. Kanserli hücreler bile korkusundan büyüyemiyor, yayılamıyor. Çektiği her nefeste çığlıklar doluyor ciğerlerine, sessiz. Hiç kimsenin, hiçbir şeyin duymaya cesaret edemeyeceği kadar sessiz. Gözünü kapattığında mezar taşlarından yapılmış bir kolye görüyor, kocaman bir binanın boynunda sallanan. Bina terk edilmiş, öyle süslü otantik bir ipe dizilmemiş, korkunç bir şekilde örülmüş tertemiz, gümüş rengi bir zincire dizilmiş mezar taşları. Hepsinin dibine de toprak serpilmiş. Her birinde de aynı şeyin ölüsü yatıyor, insanın vazgeçen elleri.

Çok seviyor o kolyeyi. Vitrindeki çirkin topuklu ayakkabıları isteyen ümit dolu, o geri zekalı, o mutlu, o yetersiz, o keyifli, o beyinsiz, o yalnız, o acınası, o şanslı tanrı kulu genç kız gibi istiyor o kolyeyi. Oturuyor sonra bir banka, öyle rahatsız ki bank ayakta durmaya itiyor onu. Oturuyor yine de, çünkü yorgun elleri, elleri üstünde yürüyor. Oturduğunda kapanıyor gözleri, film gibi geliyor siyahken görüşü! Hoşuna da gidiyor bir yandan, gözünü açtığında düşük bütçeli, amatör ve tutmamış bir filmde figüran olduğunu fark ediyor. Acıyor elleri. Bir adam yaklaşıyor, önünden geçecek. Adam son derece çirkin, kalkıp boynuna sarılmak istiyor adamın. Kaburgalarını kıracakmışçasına sarılmak istiyor adama. Ellerini sıkıca avucunun arasına alıp, oracıkta ölmek istiyor bizimki. Hepsinden önce tek bir soru soruyor; “Pardon, çakmağınız var mı?” Çirkin adam hayır anlamında kafasını sallıyor, aynı tempoda yürümeye devam ediyor gözden kaybolana dek. Atıyor bizimki de sigarasını, botunun topuğuyla eziyor, paramparça ediyor işlenmiş tütünü. Sonra aklına geliyor, çakıyor çakmağını, alev kusuyor çakmak. Öyle bir yanıyor ki aşk gibi. Evvela yerdeki mahvolmuş sigaraya bakıyor, içten ve alaycı bir gülümseme bahşediyor boşluğa, görsen dayanamazsın, o kadar güzel gülümsüyor ki bir görsen hayatının sonuna kadar unutamazsın.

Sonra kaldırıyor başını, ona bakıyor. Anladın onun kim olduğunu, hani yukarıda olduğu iddia edilen. Hani babamız, hani bizi her şeyden çok seven. Bizim de kendisini sapık gibi sevmemizi isteyen sevgilimiz, o büyük ego! O büyük güç! Dünya’nın en esprili varlığı, Tanrı! Velhasıl eğiyor tekrar başını, su birikintisinde yansımasını görüyor. Gözleri, kendisine ait olan o dünya tatlısı gülümsemesine takılıyor. Kendi gülüşünü gördüğünde sakinleşiyor biraz. Ah, çocuklar ölüyor. Dünya güzeli Afrika, varoluşundan beri akıl almaz oyunlara sahne oluyor, bir yerlerde savaşlar kazanılıyor(!) Üremek için insan insanı düzüyor, biyolojik olarak, gayet doğal olarak(!) “Ulan!” diyor bizimki, bunları düşününce tanrının espri anlayışının boktan olduğuna inanmamak mümkün değil de, öyleyse neden böyle gülümsüyorum diye düşünüyor. Milyarlarca yıllık bir gırgır şamatanın, yalnızlığından canı sıkılan o sonsuz gücün eğlencesinin bir parçasıyız. Acı, keder, hüzün, ya da karşıtları. Hepsi bir komedinin alt başlığı, ekşi bir mizah. Aydınlanıyor bizimki, sonra arkasına yaslanıp balinaları düşünüyor. Öyle işte, bazı balinalar ölürken, bazılarının keyfi yerinde.

Gökay Sarı

Paylaşmak güzeldir...

Sol Göz Sağ Göz Giriş Baykuş
+ kaç yapar acaba? Cevap Bekleniyor
Şifremi Unuttum
Yükleniyor...