Besteci

Gece Gündüz
A A

Besteci

Köprülerin altından geçmektense üstünde olmayı tercih ediyordu. Güneşle falan oyalanmazdı, damla damla yağmurdan çalardı. Bir kemerin gölgesinden ilerlemektense pekala bir korkuluktan sarkıp belediyenin katlettiği bir bina gibi yere çakılabilirdi. Besteci gökten yere düşen her şeyi seviyordu aslında. Yağmuru, karı, dönme dolaplardan dökülen bozuk paraları, çirkin çocukların silahlarından ateşlenen ve bulutlara dokunduktan sonra yorgun argın geri dönen mermileri. Diğer kötü çocuklar ona gerçek ismiyle seslenirdi ama o kendine “Besteci” demeyi seviyordu.

“Kendinden üçüncü tekil şahısta bahseden insanları sevmem.” dedi sorgucu.

“Ben de polisleri sevmem.” dedi Besteci.

O gece, içki dükkanının önündeydi Besteci. Ücra bir sokaktı ama iki arabanın aynı anda geçebileceği, hatta bir diğerinin de park edebileceği kadar geniş bir asfalta sahipti. Maksimalist dünyanın büyük adamlarının büyük arabaları için yeterince genişti yani. Bunun sebebi ise dükkanın dibinde ve asfaltın karşısında kalan s*k kadar, daracık olan karşılıklı kaldırımlardı. Kaldırımlar çirkin çocuklar içindi. Birikmesinler diye daracıktı belki de. Kötü çocuklar hayata yetişmek için ya birbirlerini ezmeli ya da asfalta inip diğerlerini çalımlamalılardı. Fakat asfalta inen kötü çocuklar, büyük adamların büyük arabaları tarafından böcek gibi ezilirlerdi.

“Sadede gel!” dedi mavi yakalı.

“Elbette.” dedi Besteci.

Dükkanın hemen önüne park eden cipin sahibi bir kolunda orospusu, diğer kolunda ise epey yüklü, büyük ihtimalle orospudan daha ağır olan içki sepetiyle kapıda belirdi. Çirkin çocuk, o sırada onlara ürkek adımlarla yaklaşıyordu. Sesi daha da ürkekti, “Bozukluğunuz var mı efendim?” diye sordu büyük adama. Büyük adamdan bir cevap gelmedi, orospu yüzüne bile bakmıyordu. Orospu, çirkin çocuğu beğenmiyordu belli ki. Ürkek, çirkin ve üzgün bir çocuktu şimdi, gözlerini yere, bir ayak kabı olmaktan yıllar önce uzaklaşmış ayakkabılarına indirdi. Ayakları üşüyordu. Orospudan da korkuyordu besbelli, zira annesinden de korkardı her zaman. “Bayım, acaba biraz bozukluğunuz var mı?” diye sordu tekrar. Büyük adam o sırada arabasına binmişti, orospu da aynı şeyi yapmak üzereyken bir cevap bahşetti çocuğa o cevap: “Bir işe girsene seni piç kurusu!” idi. Kötü çocuk şaşkınlıkla gülümsüyordu. Bir piç olduğunu orospu nasıl da hemen anlamış olabilirdi ki? Belki de orospu, annesinin bir arkadaşıydı. Zira çocuk sadece “çirkin” sıfatına sahip değildi. Bir orospu çocuğu olduğunu en başından beri olmasa bile, “orospu”nun anlamını öğrendiğinden beri gayet iyi biliyordu.

Çirkin çocuk her şeye rağmen muzipti, “Beni nereden tanıyorsun?” diye sormak için arabanın ön camına yapıştı. Büyük adamın gösterişli camların arkasından ettiği küfürleri duyamıyordu fakat harflerin tükürüklerle birlikte iblisler gibi serbest bırakıldığını görebiliyordu Adamın zindanımsı koca ağzından. Adam kapıyı açtı ve aşağı indi. “Canına mı susadın orospu çocuğu?” diye kükredi. Çirkin çocuk şaşırmaya ve gülümsemeye devam ediyordu. “Vay canına, siz ikiniz birbirinize benden mi bahsediyorsunuz yoksa sen de annemi tanıyor musun? Bu kadını seninle o mu tanıştırdı?” dedi ve yırtık sesiyle kahkaha atmaya çalıştı. Hatta biraz zamanı olsa güzel, çekici bir kahkaha dahi atabilirdi, daha önce bir iki kere gülmüşlüğü vardı zira, büyük adam müsaade etseydi eğer. Büyük adamın büyük ve temiz elleri çirkin çocuğun kirli suratıyla buluşmasaydı. Çocuk yere düştü, işte o zaman büyük adamın güzel ayakkabılarını gördü ilk defa, kendi ayakkabılarını hatırladı. Kapı hala açıktı ve içeride orospunun çığlıkları, radyodaki üzgün bir zenciye eşlik ediyordu. Zenci, Blues söylüyordu. Kötü çocuk ayağa kalktı ve büyük adama döndü. “Eğer benim ayakkabılarımla yüz metre yürüyebilirseniz, o zaman gerçek Blues nasıl olurmuş belki anlarsınız bayım.” Dedi nazikçe, anlardı Batı müziğinden, gitarın dilinden. Ancak, diğer adam büyüktü ve pek nazik sayılmazdı, bir yumruk daha salladı çocuğa ve onu yine yere serdi, güzel ayakkabılarıyla tekmelemeye başladı. Orospu arabadan indi ve büyük adamı çekiştirdi, “Yeter gidelim artık! Bırak!” diyordu. Adam arkasını döndüğünde Çirkin çocuk ayaktaydı, çocuğun bıçağı ise adamın sırtından kalbini bulmuştu.

Bizim çocuk şanslı mı yoksa şanssız mı olduğunu düşünüyordu bu isabetin ardından. Büyük adam dizlerinin üstüne yıkıldığında fark etti kanı Orospu, adamın beyaz gömleği gül gibi açıyor, kızarıyordu. Orospu, orospuydu nihayetinde, arkasını dönüp kaçmaya başladı. Fakat kadının ayakkabıları büyük adamınkiler kadar, hatta çirkin çocuğun ayakkabıları kadar bile rahat değildi, uzun topukluydu. Çocuk orospuyu saçlarından yakalayıp yere serdiğinde, kadın çocuğun ayakkabılarına sahip olmayı dileyebilirdi pek tabii. Fakat o iş çoktan geçmişti, kadın başka bir şey dileniyordu; “Merhamet!” diyordu. “Bırak beni! Lütfen!” diyordu çocuğun elleri kadının boğazını sıkıca iliklerken. Boğuluyordu fakat konuşmaktan geri kalmıyordu. Kadın tam anlamıyla bir orospuydu belli ki, ölüyordu ve ölürken konuşabiliyordu! Sonra çirkin çocuk ellerini gevşetti, “Hiç değilse senin bir işin var, bir piç de değilsin herhalde, kanaat notumu kullanıyorum madem ben de. Hadi git öyleyse, yaşa!” dedi ve orospuyu bıraktı. Çirkin çocuk dar kaldırımla buluşup karanlıkta kayboldu, sonra polisler geldi. Sonra siz geldiniz, sonrasını biliyorsunuz.

“Kadını bulduk, seni tanıdığını söylüyor.” dedi sorgucu.

“Ben de onu tanıyorum.” dedi besteci.

İsmi Sinem’di. Besteci onu çocukluğundan beri tanıyordu, aynı mahallede büyümüşlerdi. O mahallede masum bebekler doğar ve kötü çocuklara dönüşürlerdi, bazıları da orospuya. Sinem tam bir mutlu son düşkünüydü. Kahrolası her masum kız gibi değil, leş gibi bir hayata, anne ve birkaç babaya sahip masum kızlar gibi bir düşkünlüktü onunki. On altı yaşındayken evden kaçmıştı, defalarca tecavüze uğramıştı ve defalarca kaçmıştı. Çünkü evinde de tecavüze uğruyordu. Tanımadığı adamlar onu her zaman pek seviyordu. Bir keresinde ise tanıdığı bir adam da sevdi onu. Sinem şanslıydı ki yabancıların spermleri onun yumurtalarında yapmaları gerekeni yapamamıştı veya yabancılar nitelikli tecavüzcülerdi. En azından korunuyorlardı besbelli.

Velhasıl Sinem sık sık tecavüze uğrardı ama asla doğurmazdı, hamile bile kalmıyordu. Tanıdığı adamın yaptığı tecavüz değildi belli ki, aşktı evet. Öyle sanıyordu Sinem, on dokuz yaşındayken adamla birlikte son kez evden kaçmıştı bu sefer, kontratlı tecavüzcüsü, sevgilisi. Sonra Sinem hamile kaldı, o zamanlar böyle yüksek topuklu ayakkabıları yoktu. Sevgilisi “Endişelenme.” Demişti. “Ben o mutlu sonda düşlediğin adamın ta kendisiyim.” diye eklemişti. Fakat dört ay sonra ne telefonlarını açıyordu ne de yanına uğruyordu. “T*şşaklarını keseceğim!” diye yemin etti Sinem kendine. Gel gör ki kestiği tek şey doğmamış çocuğu oldu, hiç doğmamış, ancak ölümü tatmış bir şiddet çocuğu. Adam kayıptı ve kürtajın masum olması için çok geç kalınmıştı, bir embriyo olmaktan çok daha öteye geçmişti Sinem’in çocuğu, lisanslı tecavüz çocuğu, muhtemelen çirkin bir çocuk. Yine de doktorlar işlemi hızlıca tamamlamışlardı.

Sinem klinikten çıkarken ona katil dediler, ona günahkar dediler, ona orospu dediler. O da içlerinden orospuyu seçti, daha yüzlercesini duymuştu, bir tanesini seçmek zorundaydı.

“Sinem’in eski ayakkabılarıyla yüz metre kadar yürüyebilseydiniz belki o zaman “seçmek zorunda olmanın” nasıl bir his olduğunu bilebilirdiniz.” dedi besteci.

“Gidebilirsin.” dedi Sorgucu.

“Gideceğim elbette.” dedi ve ayrıldı sorgu odasından Besteci.

O, dürüst bir adamın yalan söylediğini de duymuştu, ahlak abidelerinin yıkıldığını görmüştü. Zenginlerin dilendiğini, dindarların, günahların en pis yedilisini işlediğini, sert adamların ağladığını görmüştü.

O aynı zamanda eziklerin kazandığını da görmüştü, mutsuzların umutlandığını, İyilikteki kötü tarafı da görmüştü, kötülüğün iyiliğine de tanık olmuştu. Yükseği, alçağı ve ikisinin arasında her ne halt yer alıyor ise, hepsini ziyaret etmişti. Zehir zemberek leş alkolleri şatafatlı bardaklardan da yudumlamıştı, esrarın da iyisiyle yeşillenmişti, ölümleri eroinle gerçekleşen çirkin çocukların gümüş kaşıklarına da dokunmuştu, serumlarına da. Besteci, gri olan bir denizde öğrenmişti yüzmeyi. Gidecekti elbette, yapması gereken yeni şarkılar vardı, zira bazı şiddet çocukları yine çirkin doğacaktı, yalnız doğacaktı, daha iyisi yalnız doğmayı dileyeceklerdi, bazıları doğamayacaklardı bile. Çocuklar kötü olacaktı, iyi olacaktı, sonradan bozacaktı, baştan coşacaktı, gri denizde öğreneceklerdi yüzmeyi, öğrenemeyenler de olacaktı evet, yine de o denize girecekti her biri.

İyi bildiği bir gerçek vardı çünkü; herkesin bildiği ama dillendiremediği;

Her şey başlar ve biterdi. Başlamak ve bitmek zorundaydı, genellikle de her şey nerede başlıyorsa tam da orada biterdi.

Gökay Sarı

Paylaşmak güzeldir...

Sol Göz Sağ Göz Giriş Baykuş
+ kaç yapar acaba? Cevap Bekleniyor
Şifremi Unuttum
Yükleniyor...