Bardağında Bir Bira

Gece Gündüz
A A

Bardağında Bir Bira

Güzel bir şey söyledi. Eğer amacımız dünyaya haddini bildirmek ise, söylediği şey güzeldi. Ancak dünya bizim ağzımıza kürekle vurmaktaysa, tekrar düşünmesi gerekiyordu sözlerini. Tekrar düşlemesi gerekiyordu düşlerini… O, hepsini reddetti. “Düşleri” minesinden köküne kadar çürümüştü. Düşlerini kökünden çektirmek istiyordu adam. Zira düşlemek adındaki bu lanetli eylem rozet gibi yapışmıştı yakasına, kafasına.

Karanlık kaldırım uzunca bir serüvenden sonra aydınlanıyordu köşedeki bir sokak lambasının altında. Sokak lambası… Soğan kabuğu rengindeki sarı bir aydınlık içindeydi kaldırım taşları. Sakinlerdi, buruk hissediyorlardı; ama gerçekten sakinlerdi. Hani şık şişelerinde, nezih mahzenlerde değil de, kadehlerde yarım kalmış bir şekilde, ürkütücü yemek masalarında yıllanmış şaraplar gibi. Aynı masada bulunan ve varlığı reddedilen, hiç dokunulmayan berbat bir meze gibi… Ve adam taşların buruk aydınlığını uzun gölgesiyle kesiyordu. Gölgesinin altında kalan taşlar rahatsız mı oluyorlardı karanlıktan; yoksa huzuru mu buluyorlardı? Görememekteki, bilememekteki rahatlığı. Bunları düşünüyordu adam kıçını gölgede bıraktığı kaldırım taşlarından birine koyarken.

Görmek eylemi kafasını karıştırıyordu, görmezden mi gelmeliydi; yoksa hor mu görmeliydi, ikisi aynı şey miydi? Zamanın süratli akıntısı en gürültülü nehirleri bile hasedinden çatlatırken, her şey büyük ağızların büyük lokmalarıyla, korkunç biz hız ile tükenirken, bireyin kendi hayatı nasıl da yavaş, ağır bir şekilde kemiriliyordu? Kötü bir film gibi, sonu gelmiyordu, yarısında terk mi etmeliydi sinema salonunu? İntihara mı meyil etmeliydi?

Kullanışsız, iğrenç, “soft” sigara paketleri… İçinden bir tane çekmek her zaman bu kadar zor değildi elleri bu denli titremeseydi soğuktan. Kotunun dar cebinden çakmağı çıkarma zahmetine ne demeli? İlk o an karar verdi sigarayı bırakmaya. Doğduğundan beri bu kasabadan çok fazla uzaklaşmamıştı. Zaten pek de umursamamıştı, seviyordu burayı. Merak ettiği de buydu. Karısı öldüğünden beri kendini toplayamamıştı. Gerçi onun ölümünden önce de çok düzenli değildi. Yine de mutluydu. Adresini hatırlıyordu aslında; ama her zaman vaktini ve kendini öldürmekte olduğu “Arjantin Bar” görevlileri tarafından sarhoş halde eve götürülürken yolları uzatırdı. Hatta bazen gerçekten kaybolurdu hiç tanımadığı, fazlasıyla güvendiği o arkadaşları ile birlikte…

Kullanışsız, iğrenç “soft” paketindeki son sigarasını içerken çoktan yola koyulmuş, Arjantin’in kapısına ulaşmıştı. İçeri girdi, bardaki tek düzgün tabureye oturdu. Barmen sordu: “Ne istiyorsun?” Yanıtladı sakince adam: “Bardağında bir bira, bir de kül tablası.” Birkaç saat devrildi. Gelenler oldu gidenler gibi. Adamın umurunda değildi. Barmenin ise hiç değildi. Yaptığı işi severek yapıyordu. Adam ve barmenin diyaloğu aynı cümleler eşliğinde sekiz kere daha tekrarlandı. Dokuzuncuda barmen zinciri kırdı ve sordu: “Tekrar istiyor musun, aynılarından?” Adam da uyum sağladı ve şöyle yanıtladı: “Aynılarından istiyorum. Ta ki yeniden burada mutlu olana kadar.” Olamadı…

Zamanın nehrinin debisi o kadar yüksekti ki oradan düştüğünde ölmek şöyle dursun, insan paramparça olabilirdi, her şey değişirdi. Zira bu sefer seneler devrilmişti ve Arjantin’in kapanışı tam dört yılın altında kalmıştı. Değişmeyen şey ise adamın hala Arjantin’in sokağında “bardağında bira ve sigara” içiyor olmasıydı. Belki bir şey daha kıyıya şöylece geçirmiş pençelerini, akıntıya karşı mücadele ediyordu, o da bahsi geçen sokağın ta kendisiydi.

Ve bu sokağın kaldırım taşları soğan kabuğu rengindeki sarı bir aydınlık içindeydi. Sakinlerdi, buruk hissediyorlardı; ama gerçekten sakinlerdi…

Gökay Sarı

Paylaşmak güzeldir...

Sol Göz Sağ Göz Giriş Baykuş
+ kaç yapar acaba? Cevap Bekleniyor
Şifremi Unuttum
Yükleniyor...