Baba

Gece Gündüz
A A

Üç sene önce. Ben Ankara’da okulu kazanamadığım için hayıflanıyorum kendi kendime, babalığa bir şey çaktırmadan. Çanakkale’ye gidiyoruz. Daha önce hiç görmediğim, şimdilerde ise hiç unutamadığım o şehire. Babam bulunmuş daha önce Çanakkale’de birçok kez. Çok güzel olduğundan bahsediyor. Saat Kulesi Sokağından, Benzin denilen mekandan bahsediyor. O da en son geleli baya olmuş. “Yalı Hanı vardı.” diyor bir de. Onu söylerken baya bi’ neşeleniyor şimdilerde hiç ortalıkta olmayan Vural bey. “N’oldu lan yüzün güldü baba, bekar falan mıydın o zamanlar?” diyorum. “Bir Madonna’nın gençliğiydi, bir de erguvan ağacının gölgesinde okuduğu kitaba kahve döken kızlar.” diyor. “Ee?” diyorum. “Ee kahve döken kızları alıp Yalı Hanı’na mı götürüyorsun bu mudur yani?” diyorum. “Ben mi anlatacağım lan, sen anlatacaksın o hikayeleri sıpa.” diyor. “Valla baba bende öyle hikaye çok yok. Para mı verdiniz lan, ev alacağız diye yediniz ergenliğimi.” diyorum. “Lan ileride satar yersin sen de işte.” diye yanıtlıyor. “Biz ölünce satarsın. Gerçi ben ölünce sen şansını bir dene; zira annen bana hiç ölecekmiş gibi gelmiyor. İkimizi de gömer o.” diye devam ediyor.

Her zamanki sohbetlerin yaşlanmışı sadece, ikimizin de biraz daha büyümüş halinin muhabbeti dönüyor yine; babamın, şimdilerde sadece bana ait olan arabasında. Varıyoruz Çanakkale’ye. Gökçeada’ya gideceğiz biz, çok az kalıyoruz merkezde. Saat kulesi ve sokağı ile tanışıyoruz. Fakat ne Yalı Hanı’nı ne de Benzin’i bulabiliyoruz. Adaya geçiyoruz ve babamlar aynı günün akşamı Ankara’ya dönüyor. Babamla Çanakkale’nin son görüşmesi oluyor bu. Kahrolası Benzin ve Yalı Hanı bir çıkıp selam etmiyor adama. Haliyle, ikisini de tanımıyor ve ikisinden de ölümüne nefret ediyorum. Gökçeada’da bir sene okul okuyorum ondan sonra. Arada Çanakkale’ye geçiyorum hafta sonları, aşığım artık ben de Çanakkale’ye. Fakat ne Benzin’i ne de Yalı Hanı’nı görmüyorum. Görmek de istemiyorum o vefasız yavşakları.

Ankara’ya staj için dönüp az bir zaman geçiriyorum. Çanakkale’ye gidiyorum tekrar ve ikinci yılına başlıyorum okulun. Sonra her zaman o çok sevdiğim Cuma günlerinden bir tanesi 2013’ün 15 Mart’ının Cuma’sı, bana hayatımın kazığını atıyor. Evdeyim oturuyorum elektrikli sobanın başında, Gökçeada’nın soğuğu kıç donduran cinsten. Stark’lar bilir. Baki geliyor eve o Cuma gecesi geç saatte. “Abi.” diyor. “Abi bi’ anneni arasana, babana bir şey olmuş galiba.” diye devam ediyor. Yutuyor cümlesinin sonunu. Azalarak bitiyor herifin sesi, hit şarkının fade-out efekti gibi. Ben uyanıyorum tabi duruma. “Babam öldü lan.” diyorum içimden. 23 yıllık hayatımın en şaşmaz ve istikrarlı paranoyasına kapılıyorum yine. Oysa babamın da öyle hiçbir ölümcül sağlık problemi yok. “Ne demek lan bir şey olmuş?” diyorum telefona sarılırken. “Bilmiyorum abi ara sen bi’.” deyip içeri, odaya kaçıyor.

Dışarı çıkıyorum ben de lanet olası telefon çeksin diye, çekmiyor çünkü evde. Çıkıyorum açıyor annem: “N’oldu?” diyorum, “Hastanedeyiz.” diye yanıtlıyor. “N’oldu!” diyorum “N’oldu!?” Cevap veremiyor kadın. Kapatıyor telefonu. “Babam öldü lan.” diyorum yine kendi kendime. Arıyorum açmıyor annem. Beş dakika sonra kendisi arıyor, “Anne ne oldu söyler misin lütfen.” diyorum bütün sahtekar sakinliğimle, bütün efendiliğimle. “Hastanedeyiz.” diyor. “Baban kalp krizi geçirdi, yoğun bakıma aldılar.” diyor. Kapatıyorum suratına telefonu. Oturuyorum yere. Annem arıyor ısrarla, açmıyorum. Açamıyorum. Fakat bir beş dakika sonra da ben arıyorum. “Yaşıyor mu?” diyorum, yanıt yok. “Öldü mü?” diyorum, ona da yanıt yok. “Anne NE OLDU DİYORUM NE OLDU! NE OLUYOR?” ağlamaya başlıyor kadın. Anlıyorum anlamasına da yüksek sesle söyleyemiyorum. Annem içinden diyor ki “Baban öldü.” Ben içimden diyorum ki “Babam öldü.” Fakat ALLAHIN BELASI CÜMLEYİ YÜKSEK SESLE KURAMIYORUZ!

Annem arıyor tekrar, o da sahte ve sakin, ben de öyleyim. “Gökay, kurtulması çok zor, kurtulsa bile eskisi gibi olamayabilir.” diyor. Öyle deyince bir rahatlama geliyor bana. Çünkü beterin beteriyle tanıştırıyor annem beni; çünkü babamı  çoktan beri tanıyorum, beterin beterinden de daha iyi tanıyorum. “Eskisi gibi, babam gibi olamayacaksa ölsün.” diyorum kendi kendime.

Oysa babam zaten, her zamanki sıradan bir gecesini geçirip, tuvaletten çıkıp odasına ıslık çalarak giderken geçiriyor o ani kalp krizini. 55 yaşında, durup dururken bi’ anda kalp krizi geçiriyor adam. Anneme seslenmiş duvara tutunup, yatağa kadar taşımış annem. Kız kardeşim uyuyor odasında tabi. “Bacağıma kramp girdi.” diyor başta babam. Sonra anlıyorlar bir terslik olduğunu ikisi de. “112’yi ara.” diyor babam. Son cümlesi bu oluyor. Arıyor annem de, yedi dakika içinde geliyorlar. Fakat o yedi dakika içinde babam çoktan ölüyor. Ambulansa bindirip götürüyorlar. Sanki cennete ambulansla gidilebilirmiş gibi.

Akşam 11-12 gibi ölüyor babam. Saat olmuş gece 3, annem diyor ki: “Baban kurtulsa bile eskisi gibi olamayabilir. Kurtulma şansı da düşük.”. Ölüp giden adamı benim hafızamda canlı tutmaya çalışıyor. Yapabileceği başka bir şey yok çünkü. Ağlamaya başlıyorum, öyle olunca annem de ağlıyor. Komşumuz Beyhan teyze alıyor annemin elinden telefonu. “Yeter.” diyor. “Yeter, yapmayın. Başınız sağ olsun.” diyor. Bizim itiraf edemediğimizi o söylüyor. Cevap veremiyorum. “Beyhan abla, annemi verir misin?” diyorum, “Tamam.” diyor kadın bütün soğukkanlılığıyla. “Anne.” diyorum. “Anne o kadının babasını s…!” Cevap veremiyor annem. Sayıp sövüyorum ben de. Beyhan’ı suçluyorum resmen babamın ölümünden. Hızımı alamıyorum sonra anneme de ateş ediyorum bir kaç el dilimle. Babaanneme de küfrediyorum. Kendime de küfrediyorum. Ölmeyen bütün babalara da küfür ediyorum. 60 yaşında ve fazlasıyla yatalak olmasına rağmen ısrarla yaşayan ev sahibimize de küfrediyorum içimden. “Ölüp gitsenize hepiniz, yedi dakika sürüyor madem. Sadece ölün.” diyorum kendi kendime ve kapatıyorum telefonu.

Giriyorum içeri, yedi senelik ağlıyorum. Sabah oluyor ilk feribotla Çanakkale’ye geçiriyoruz yanımda Baki ve Fuat ile. Cenazeye gideceğiz. Telefonlar yağmaya başlıyor, hepsini affediyorum. Yedi dakikada affediyorum hepsini. Ve binlerce kilometre yol sadece yedi dakika sürüyor. Çanakkale’den Rize’ye. Oraya kadar gidiyoruz; ama katılmıyorum cenazeye. Daha önce hiç bir cenazeye katılmadım. Babam on kere daha ölse, onuna da katılmazdım. İnsan babasını gömemez arkadaş, gömebilen adamın gücüne de vicdanına da, olgunluğuna da sokayım! Ben ağlarım, yedi dakika boyunca ağlarım.

Katılmadım cenazeye. Fakat katılanları gördüm, tanıdığım tanımadığım bir sürü insan. Hepsi de şaşkın, ani ölüm bu. Kimse beklemiyor. Kimse beklemiyor; ama yedi dakika sürüyor. 55 sene atan kalp yedi dakikada duruyor. Kuzenim Doğa’yı görüyorum. Demetevler’de on sene boyunca bir apartmanın içinde büyürken sahip olduğum üç beş arkadaşımdan bir tanesi. Kuzenim Doğa. Onları görüyorum, onlarla yedi dakika geçiriyorum. Onlarla geçirdiğim yedi dakika rahatlatıyor beni. Orada olmalarına seviniyorum. Sonra da katılmadığım her cenaze için lanet ediyorum kendime. Çünkü her birinde en az yedi dakika bulunmam gerektiğini, kendimi az da olsa Doğa’nın yanında iyi hissettiğimde fark ediyorum.

Bir hafta sonra da Doğa’nın babası ölüyor. Serdar abi, halamın eski eşi. Yine Çanakkale’deyken öğreniyorum bunu. Biniyorum otobüse Ankara’ya geliyorum. Hayatımda ilk defa bir cenazeye katılıyorum, o da Doğa’nın babasının cenazesi. O an sırf babam onunkinden önce öldüğü için seviniyorum. Yoksa gitmezdim Serdar Abi’nin cenazesine. Gidiyorum karşılaşıyoruz Doğa ile cenazede. O an, hayatımda hiçbir şeyi anlayamadığım kadar iyi anlıyorum Doğa’yı. Yedi günlük bir tecrübem var ona göre. Ağlamıyor beni görene kadar. Beni görünce başlıyoruz ağlamaya yedi dakika boyunca. 23 yıldır bütün görüşmelerimizi unutmuşuz gibi geliyor, cenazeden cenazeye görüşüyormuşuz gibi geliyor. Babalarımız öldükçe selamlaşıyoruz.

Aynı gece tekrar Çanakkale’ye dönüyorum. Babam, Doğa’nın babası ölüyor; ama okul ölmüyor. Gidiyorum Çanakkale’ye. Gökçeada’ya gidecek olan feribota daha çok var. Saat Kulesi Sokağında yürürken bir tabela dikkatimi çekiyor. Kafamı bir kaldırıyorum “Yalı Hanı 1889’dan beri” yazıyor tabelada. Giriyorum içeri ve mosmor bir erguvan ağacı karşılıyor beni.

“Bir Madonna’nın gençliğiydi, bir de erguvan ağacının gölgesinde okuduğu kitaba kahve döken kızlar.” diyorum kendi kendime. O an anlıyorum babamın cümlesini, Yalı Hanı’nı görünce anlıyorum. Babam Erguvan ağacının gölgesinde kitap okuyan o dünya güzeli hakkında yanılmamış. Kim bilir, belki de o da annesini, teyzesini, ablasını, bir şeyini görmüştü, şu an karşımda kitap okuyan dünya güzelinin.

Yedi dakika boyunca bekliyorum kitaba kahvesini döksün diye. Dökse aşık olacağım çünkü. Yedi dakika da köpek gibi aşık olacağım. Fakat dökmüyor, Madonna ise çoktan yaşlandı.

2013, Ankara

Gökay Sarı

Paylaşmak güzeldir...

Sol Göz Sağ Göz Giriş Baykuş
+ kaç yapar acaba? Cevap Bekleniyor
Şifremi Unuttum
Yükleniyor...