Yazıl(a)mamış Öykü

Gece Gündüz
A A

Yazıl(a)mamış Öykü

Akşamüstü

Etrafımdaki her şeyin bana yabancı olduğu bir yerden karalıyorum bu satırları. Yazar olma hayalleriyle çıktığım yolun beni buralara sürükleyeceğini asla bilemezdim. Kendimi ararken ilacım olan kalemim, hayatıma yön veren yegâne şey oluverdi. Aslında bu kadarını ben de pek tahmin etmiyordum. Kelimeler, kâğıtlara dökülürken canlanıp hayatıma karıştılar. Her an peşimde olan yazı tutkum, birçok kez birçok şeye geç kalmama neden oldu. Hiçbir yazım, hiçbir kitabım -görünüşte bitmiş olsa da- benim için asla bitmedi. Bugüne kadar yazdığım hiçbir cümleyi silip atamadım aklımdan. Ve romanlarımdaki kahramanlar, benimle beraber devam ettiler hayatlarına. Kendimi bunca yıldır yalnız hissetmeyişim de bu yüzden…

Kalemi beyaz kâğıttan kaldırıp, bakışlarımı yazdıklarımın üzerinde gezdiriyorum. Dördüncü kez karaladığım bu satırlar da pek içime sinmiyor. Olmuyor, içimdeki yazı sevdasını anlatmayı beceremiyorum. Bu tutkulu serüvene yakışacak kelimeleri bir türlü bir araya getiremiyorum.

– Kendini vermiyorsun.

Halit. İlk romanımdan beri yanımda olan yoldaşım.

– Dikkatimi toplayamıyorum.

– Çünkü yazmaktan korkuyorsun.

– Hayır…

– Korkuyorsun yaşadıklarını…

– Hayır, korkmuyorum dedim sana!

Bir kâğıt hışırtısı…

Ve titreyen bir çift el…

Gece

Belki de en baştan başlamalıyım anlatmaya; dokuz yaşındayken rüyamda gördüğüm o bir çift gözü tasvir etmek için yataktan sıçrayarak kalkıp masanın başına geçtiğim o gece… Minik mavi gözlü köpeğimle yaşadığım fantastik maceralarla başlayan bu serüvenin işte en dibindeyim şimdi. Fakat itiraf etmeliyim ki; o gece, daha sonra başıma gelecekleri bilsem de kalkıp içimdekileri kâğıda dökmekten vazgeçmezdim.

Yalan değil, yitirdim her şeyi. Ve bütün bunlara sebep olan yazma duygum ile kalemim kaldı yine. Şimdi her şeyin sorumlusuyla baş başayım. Belki de gerçekten benimle olan…

Omzuma dokunan yumuşak bir el çekip çıkarıyor beni içine düştüğüm dünyadan:

– Çok yordunuz kendinizi.

Elif; elleri tozpembe, yanakları gülkurusu… Çocuk yaşta evlendiği saplantılı kocasından onu kurtardığımdan beri ayrılmıyor yanımdan. Sanırım bana minnettar.

Gözlerimi önümdeki tahta pencereye dikiyorum. Issız bir karanlık yerleşmiş bile çoktan. Masanın üzerindeki mum da tükendi tükenecek. Sahi, ne zaman yaktım ben bunu? Ağırlaşan başımı yavaşça çeviriyorum ardıma. Elif çoktan gitmiş. Ayıp ettim kızcağıza.

Gıcırdayan tahta sandalyemi geriye doğru iterek kalkıyorum. Terliklerimi yere sürterek birkaç tur atıyorum tozlu odanın içinde. Kendimi eski gardırobun önünde buluyorum. Sırı dökülmüş aynadaki çiziklerin ardından bana bakan adama takılıyor gözlerim. Ağarmış saçları, yuvarlak camlı gözlüklerinin ardında bekleşen yorgun gözleri, kamburlaşmış boynu, buruşmuş elleri, gözlerinin altından başlayıp dudaklarına doğru uzanan derin çizgiler… Sanki olduğundan daha da yaşlı görünüyor gibi. Yaşadıklarından yorgun gibi…

Seher

Onu tanıdığımda başladım şiirler yazmaya: Aşk… Tozlu bir kütüphane rafının önünde bekliyordu beni. İri dalgalı uzun saçları, kırmızı paltosu, siyah eldivenleri, narin vücudu, bütün naif kelimelerin bir araya geldiği müthiş bir şiirdi sanki. İlk gördüğüm anda kalbimle okuduğum şiirim…

Uzun zaman oldu şiiri bırakalı. Hani roman, hikâye falan tamam da; şiir, sevilen uzakken yazılıyor ancak. Her sabah uyandığımda bu dalgalı saçların kokusunu duyacağımı idrak ettiğimde yazdım son şiirimi, ömrümün kara sevdasına. Yıllarca bekleyip kavuşmuştum, artık şiir yazmamın bir anlamı yoktu. Okuduğum en güzel şiirin yanında uyuyordum.

Şiirim göçüp gidince ömrümden, bir daha hiç şiir de okumadım…

Yine olmadı. Gönlümün şiirinin hikâyesini anlatmayı da beceremedim. Oysa içimdeki acıyı dökmek istemiştim kâğıda. İlk kez yazma tutkumdan daha çok sevebileceğim varlığı bulduğumu sanışımı ama tam aksine, karıma olan sevdamın kalemimi perçinleyişini; ona bunların hiçbirini itiraf etmemiş olmama rağmen yazdıklarımın en büyük destekçisi oluşunu, dünyanın en anlamlı sözcüklerini bir araya getirerek anlatmak için delicesine bir istek duyuyorum.

Birlikte geçirdiğimiz her anı genişletip büyütmeyi, hepsini milyonlarla çarparak sonsuza dönüştürmeyi ne çok isterdim.

Ah bu yazma tutkum! Yine kıskanacağı tuttu ömrümün şiirini. Onu daha çok sevmemden korktuğu için daha fazla yazdırmıştı bana belki de. Ve şimdi, ondan bahsetmemem için elinden geleni yapıyor.

– Suçu başkasına atmak sizin gibi bir yazara hiç yakışmıyor.

– …

– Yazamıyorsun artık işte, neden kendine dönüp bir bakmıyorsun?

– Kimsin sen?

– “Kim olduğumuzun ne önemi var, yeter ki kim olmak istediğimizi bilelim.” Nemli Kâğıt Mendiller’de bunu Hasan’a sen söyletmiştin, unuttun mu yoksa?

– Ne saçmalıyorsun sen? Söyle, ne istiyorsun!

– Ne isteyeceğim, biraz erkek ol artık! Bak kimse kalmadı etrafında, çocukların bile terk edip gittiler seni bu odaya. Gelip ne halde olduğunu dahi soran yok! Seni bırakacak olsam utanmadan ağlayacaksın!

– Neredesin? Kimsin, diyerek kalktım masamın başından. Odanın içinde dolanıp durdum bir süre. Ne biri vardı içeride ne de birinin olduğuna dair en ufak bir belirti. Başımı ellerimin arasına alıp yatağımın önüne oturarak sırtımı eprimiş başlığa yasladım.

O bir daha konuşmadı. Bense gün ağarana dek; hiçbir şey düşünmeden, olduğum yerde kalakaldım.

***

Sabah

Beyaz önlüklü iki adam ahşap kapının önünde durdu. Kısa boylu olan elini önlüğünün geniş cebine attı. Bir deste anahtarın bağlı olduğu zinciri şangırtıyla çıkarttı, içlerinden 95 yazanı bulup deliğe yerleştirdi. Kilidin sesi ince bir yankı bıraktı koridora. Uzun boylu adam içeri girdi, etrafına bakındı. Gözleri masanın üzerindeki beyaz kâğıtlara ilişti. O, yazıların başına atılmış başlığı okurken, diğer adam yatağın önüne yığılmış bedeni gördü.

Feyza Ünal

Paylaşmak güzeldir...

Sol Göz Sağ Göz Giriş Baykuş
+ kaç yapar acaba? Cevap Bekleniyor
Şifremi Unuttum
Yükleniyor...