Öylesine Bir Hikâye

Gece Gündüz
A A

Öylesine Bir Hikâye

Soğuk, karla karışık yağmur olmuş denizin üzerine yağarken, o eprimiş kaldırım taşlarını adımlıyordu. Elleri iki cebinde; saçının üzerine düşen, omuzlarında biriken kar tanelerine aldırmadan kısa adımlarla ilerliyordu. Gözleri kısılmıştı, etrafı saran hafif sise direnircesine. O ve köşedeki sırılsıklam olmuş bankın üstünde oturan siyah montlu ihtiyar dışında kimse yoktu deniz kenarında. Derin bir nefes alıp yavaşladı adamı görünce; siyah kaşlarını çatıp adamı tepeden tırnağa süzdü. Islanınca rengi koyulaşmış montuna sarınmış öylece oturuyordu. Belki de şu koca şehirde, böyle ıslanmış, yorulmuş, bu havada –kim bilir kimi- bekleyen ikisi vardı yalnızca.

Yaşlı adam, denizin sisli ufkuna dalmış; kalkıp gitmeyi asla düşünmeyen birinin kararlılığı vardı üzerinde. Belki geçmişin izlerini arıyordu iki mavi arasındaki görünür görünmez o çizgide; belki birazdan gideceği kahvehaneyi düşünüyor, yazacağı hikâyeyi kurguluyordu. Kimsenin olmadığı zamanları seviyor; bu yüzden inceden yağan yağmura, şehrin üzerindeki ince sis tabakasına aldırmıyordu belki. Ya da bu hikâyenin kahramanıydı sadece, genç adamla karşılaşmayı bekliyordu. Öyle de oldu. Özensizce başını sağa çevirdiğinde; uzakta, kendisine doğru dönük bir halde dikilip duran bu genç adamı fark etti. Daha iyi görmek ister gibi gözlerini kısarak baktı bir süre. Delikanlının orada öyle durup nereye baktığını kestiremediğinden, umursamaz bir tavırla tekrar puslu maviliğe daldırdı gözlerini. Belki bu genç adamın üzerine bir daha düşünmedi; onu tanıyıp tanımadığını, nereye baktığını, orada öyle durmuş ne yaptığını merak etmedi. Edecek olsa bambaşka bir hikâye yazılacaktı muhtemelen.

Fakat genç adam, bu ihtiyara olan merakına yenilmiş olacak ki birkaç adımda adamın oturduğu banka ilişiverdi. Ellerini cebinden çıkarmadan yaşlı adamın daldığı noktaya doğru bakmaya başladı. Onu anlamaya mı çalışmıştı yoksa kendinden saklanıp bu adamın halinde kaybolmak mı istemişti? Derin bir nefes çekti içine, öyle hemen bırakmadan ağır ağır karıştırdı nefesini puslu havaya. Belki adamı anlamıştı, “Anladım.” diyecekti de vazgeçmişti; konuşursa anlamsızlaşacaktı anladıkları. Belki düşünmedi hiçbirini, “Dolmuşa yetişmeliyim.” dedi kendine; “Burada ne yapıyorum?”

Yağmur yok denecek kadar azalmış, ağaçların yapraklarından tek tük süzülen damlalar kalmıştı geriye. Nereden gelip nereye gittikleri meçhul olan bu iki adam yan yana susmaya devam ettiler. Susarak konuşmayı çok iyi bilir gibi; kıpırdamadan oturarak, sadece durarak… Zaman da durmuş gibiydi ta ki sislerin ardından bir martı çığlığı duyulana dek. Diğer bütün sesler susmuş; yalnız kıyıya vuran dalgaların sesine karışan o martı çığlığı… Yaşlı adam gözlerini kapattı; derin bir nefes çekti içine ve yavaşça soludu şehrin üstünde asılı kalmış deniz kokusunu. Bir şey soracak oldu belki delikanlıya ya da yalnızca o sessizliğin içinde, ağacın dalından omzuna düşen son su damlasını hissetmişti de hüzünlenmişti aniden. Bir şey söylerse bu tuhaf hüznü bozmaktan korkmuştu.

Ne zaman aktı ne de sessizlik son buldu. Ne martı uçmayı bıraktı ne de güneş doğmayı. Ne sis dağıldı şehrin üstünden ne de yağmur damlaları asılı kaldı gökte. Biri genç biri yaşlı bu iki adam, çoktan kalkıp gitmişti; onlar bu hikâyede karşılaşmadan evvel. Hatta belki bu bir karşılaşma değil, tesadüf hiç değil. Sadece öylesine bir hikâye…

Feyza Ünal

Paylaşmak güzeldir...

Sol Göz Sağ Göz Giriş Baykuş
+ kaç yapar acaba? Cevap Bekleniyor
Şifremi Unuttum
Yükleniyor...