Bir Şairin, Sabahın Beşine Sustuklarıdır

Gece Gündüz
A A

Bir Şairin, Sabahın Beşine Sustuklarıdır

“Bu sabah beşlerin, başka bir müziği var.” dedi sigarasından uzun uzun çektiği nefesi üflerken. “Tuhaf bir melodi, hüzünlü gibi ama ümitli gibi de. Alır seni, nereye istersen götürür.”

“Ya gitmek istemiyorsam?”

“İstersin. Sabahın beşi olunca, gitmek ister insan hep. Uyanıksa hayallere, anılara, belki başka diyarlara; uyuyorsa rüyalara…”

Hakikaten tuhaf adamdı şu Tufan Abi. “Abi.” diyorum ama epey yaşlıdır aslında. Hatta “Şair Dede.” derler mahalledeki çocuklar ona. Şairmiş eskiden, hani şöyle yağız delikanlılık zamanlarında. Niye bırakmış şiir yazmayı, kimse doğru düzgün bilmez. Soranlara ya başka başka hikâyeler anlatır ya da kaşlarını çatıp “O beni bıraktı.” der çünkü. Bu yalnız ihtiyarın hakkında bildiklerimiz, onun anlattıkları kadardır. Güya ilham perilerini ölü bulmuş bir sabah başucunda. Çocukken bana anlattığı hikâye buydu. Periler falan deyince, “Benimle alay ediyor.” deyip kızmıştım ona o zaman; çocuk aklı işte. Sonra alıştım onun bu kaçamak hallerine. Gerçi bir daha sormadım neden bıraktığını şiirleri. İlhamını kaybettiğine ise asla inanmadım. Bana sorarsanız, derin bir gönül yarasıydı onunki.

“Sen de gitmek istedin mi hiç Abi?”

“Sen şöyle ‘Abi.’ diyorsun ya; bir anlığına gençleşiyorum sanki.” dedi çocukça gülümseyerek.

“Zaten gençsin be Abi; ben şu yaşımda, senin gibi tüttüremiyorum şu cigarayı, baksana?”

İçten bir kahkaha attı birden. Kırış kırış elleriyle, iki kere hafif hafif dokundu omzuma. Elindeki paketten bir sigara da bana uzattı. Dumanı dalgaların üstüne üstüne üflerken epey bir sustuk ikimiz de. “Nereye gittin?” diye sormadım. Sessizce ortak oldum onun gizemli yolculuğuna. Çocukluğumdan beri yaz kış demeden, sabah beş oldu mu; onu, bu deniz kıyısındaki taşların üstünde bulur, böyle dalıp gitmelerini sessizce seyrederim. Hiç unutmam, ilk kez onu burada bulduğum sabah, babamla balığa çıkmak için erkenden kıyıya inmiştik sıcak bir yaz günü. Babam anlatmıştı o zaman, ne vakit erkenden buraya gelse onu burada gördüğünü. “Bakınca, saatlerce sadece oturuyor gibi görünüyor ama bence içinden şiir yazıyor; hatta belki denize okuyordur şiirleri.” diye de eklemişti.

Çocukken kendimce darılırdım ona, “Hiç okumuyor bana şiirlerini.” diye. Eski yazdıklarından bile söz etmezdi. Oysa tek arkadaşı olduğuma inanırdım; insan, arkadaşına da mı anlatmazdı sırlarını? Ama sonra öğrendim; bu ihtiyar bana koşulsuz sevmeyi, öylece kabullenmeyi öğretti. Bazen, yanında değilmişim gibi davranır; bazense derdimi, halimi hatırımı ilgiyle sorar. Beni dinlemiyor gibi görünse de hep dinler, her söylediğimi aklında tutar. Tuhaf bir adam şu Tufan Abi ya; yine de severim. Hiç anlamasam da bazen, yine de beni sevdiğini bilirim.

Şimdi sadece yazları uğrayabildiğim bu kasabada, biliyorum ki onu hâlâ benden başka anlayan yoktur. Hiç olmadı belki de. Bunları düşününce hafifçe gülümsedim.

“Bak, sen de bir yerlere gittin delikanlı.” dedi o da gülerek.

Başımı çevirip çakır gözlerinin içine içine baktım. Biraz minnet vardı bakışlarımda, biraz anılara karışmanın hüznü. Anladığını belli eden bir ifade belirdi yüzünde. Gözlerini kaçırıp konuyu değiştirdi, her zaman yaptığı gibi.

“‘Bu sene İstavrit bolmuş.’ diyorlar.” dedi.

“Mevsimi değil ki Abi.” dedim, ona ayak uydurarak.

“Aman, ne biliyim, balıkçı mıyım ben…” dedi omzunu silkeleyerek. Zaten laf olsun diye söylediğini ikimiz de biliyorduk.

Bir süre daha dalga sesleri eşliğinde oturduk. Son yaktığı sigarasını söndürüp kalkmak için kıpırdayınca, birden ayağa fırlayıp kolundan yakaladım onu, yardım etmek için.

“Önceden olsa, ‘Kendim hallederim.’ deyip çekerdim kolumu ama artık bunun için epey yaşlıyım.” dedi isteksizce gülümseyerek. “İhtiyarlığın bir zorluğunu görmedim de onu kabullenmesi çok zorlu bir iş. Gençliğinin kıymetini bil evlat. Şu senin ela gözlüye de açıl artık, yoksa elinden kaçıracaksın kızı.” diye ekledi, bana akıl verdiği zaman takındığı -o büyüklere özgü- ses tonuyla.

Evine kadar eşlik ettim ona. Konuşmadan adımladık eprimiş sokak taşlarını. Evin önüne gelince her zaman yaptığı gibi “Hadi bakalım, sen evine artık.” demedi. Kolumu bırakmadan içeri çekti beni ilk kez. En son çocukken, “Yazdığı şiirleri çekmecesinde saklıyor mu?” diye merak edip gizlice girmiştim buraya. “Benim de ondan gizlediğim şeyler yok değil…” diye düşünürken:

“Zaten tuhaf adamsın da Abi, bu sabah bir başkalık var üzerinde senin.” dedim dayanamayıp.

“Ölürüm belki.” dedi keyifle gülerek.

“Ağzından yel alsın Abi.” deyiverdim.

“Sus ulan, beddua etme!” diye çıkıştı. “Daha ne yaşayacağım şu soktuğumun dünyasında, fazla bile direndim.”

“Abi…” der demez eliyle susturdu beni.

“Bırak, bırak da şu masanın üstündeki suyu uzat. Dilim damağım kurudu şu meretten.” dedi yatağın üzerine otururken.

“Paketin hepsini içersen… “ diye geveledim yarım ağızla.

“Bir de annem kesildi başıma, velede bak!” dedi azarlayarak.

Niyeyse bana kızması keyiflendirmişti beni. Hafifçe gülümsedim bardağı ona uzatırken. O da güldü ve suyu içince kolumdan tutup yanına oturttu beni.

“Biliyor musun, senin geldiğini işittim diye indim bu sabah denize. Yoksa epeydir gitmemiştim. İyi ki geldin çocuk, iyi ki.” dedi dizlerime vururken elini. Öyle babacan bir tavırla söylemişti ki dayanamayıp atladım boynuna.

“Seni görmeden olur mu be Abi!” dedim.

“Hadi, hadi bırak da biraz uyuyayım, sen de evine, hadi!”

Öğlene doğru uyandığımda annem söyledi gözleri dolu dolu, uykusunda teslim etmiş canını Tufan Abi. “Ölürüm belki…” demişti ya; tam ona yakışır bir ölümdü bu. Sessiz, sakin… Avucunda buldukları kâğıtta ise şu dizeler yazılıymış:

“Sandılar ki dizeleri bırakmış bir şairdim
Oysa ben uçurumlardan geldim
Her sabahın beşinde dalgalara
Yeniden yazılan bir şiirdim.”

Feyza Ünal

Paylaşmak güzeldir...

Sol Göz Sağ Göz Giriş Baykuş
+ kaç yapar acaba? Cevap Bekleniyor
Şifremi Unuttum
Yükleniyor...