Bir Akşamüstü Huzursuzluğu

Gece Gündüz
A A

Bir Akşamüstü Huzursuzluğu

Kısacık, koyu kahverengi saçları uzandığı çimlerle karışmış, ağır ağır batan güneşin ışınlarıyla parlıyordu. Gözlerini kapattı; etrafında olup bitenlere, yanından yürüyüp geçenlere, hemen önünde ve arkasında gülüşerek konuşan sevgililere, arkadaş gruplarına aldırmadan yüzüne, saçlarına değen güneşin tadını çıkarttı. Bu gülüşmeleri bir müzikmiş gibi melodisine kapılarak dinledi. Henüz yerleşmekte olan bahar rüzgârının akşamla dansına bıraktı benliğini. Çimlere doğru adım atarken kendini böyle bir huzurun içinde bulacağını hiç düşlememişti.

Böyle başladım, plansızca elime aldığım defterime karaladığım hikâyeme. Evet, yürüyerek gelmiş, oturup anın tadını çıkaran bir genç kadındı hayal ettiğim. Tuttum onu çimlere huzurla uzandırdım, yavaş yavaş yerleşen akşamın ortasına dağıttım saçlarını. Kendimi mi anlattım? Yoksa olsun istediklerimi mi? Düşünmedim. Ve devam ettim:

Bu huzuru fotoğraflayabilseydi keşke ama bu huzuru olduğu gibi anlatabilecek bir fotoğraf… Oysa kelimeler bile bulamayabilirdi tarifine kalkışsa.

Durdum, aklım da durdu. Böyle bir huzuru herkes yaşamak isterdi ama anlatmaya yeltenir miydi? Hem anın tadını çıkarmak varken bu fotoğraf nerden çıkmıştı ki? Günlük yaşamın, teknolojinin hızının esiri olmuştu belki de bilinçaltı. Ya da benimki çoktan teslim olmuş sosyal medyanın asosyalliğine. Hâlbuki bunları düşüneceğine düşlere dalmalıydı bu genç kadın. Sevmeliydi; kuşları, ağaçları, çimleri, etrafında gülüşen insanları, güneşin altında uzanmayı… Sevmeliydi; âşık olmayı, düşler kurmayı, mısralar dizmeyi… Sahi neden huzurunu sarıp sarmalayacak bir dize gelmemişti ki aklına? Mesela Orhan Veli takılmalıydı saçlarına; Edipler, Nazımlar, Karakoçlar dolanmalıydı dilinde. Bu fotoğraf nerden çıkmıştı?

Karaladım son yazdıklarımı. Yeniden başladım kelimeleri dizmeye:

Ne diyordu Orhan Veli: “Deli eder insanı bu dünya; bu gece, bu yıldızlar, bu koku, bu tepeden tırnağa çiçek açmış ağaç…”Haklıydı belli ki Veli, “Ama unuttuğu bir şey var.” dedi kendi kendine. Bu ağaçlar, bu koku, bu hava değil; bu huzur delirtirdi insanı asıl. Huzur muydu hissettiği gerçekten? Bu sorunun üstünde fazla düşünmedi, yüreğine aniden konan hafif sızıya ise hiç aldırış etmedi.

Neden bir sızı koydum ki yüreğine? Huzurun varlığına inanmadığımdan mı? Belki de kıskandım, bilmiyorum. Huzurlu hissetmek için yetmez ki ılık hava. Yetmez mi?

Şurada şöyle bir uykuya dalsa inceden, deliksiz, sanki rahatlayacaktı. Uzun zamandır kovaladığı uykularını bu yeşilliğin, akşam serinliğinin üzerinde bulabilirdi belki. İşte o zaman uçsuz bucaksız bir huzura erişebilirdi. Peki, bu ince sızı? Uyuyunca rüya olup çıkmayacak mı karşısına? Hem elindeki huzurdan da edecek…

İnceden sızlıyorsa yüreği, zaten yakalayamaz ki huzuru. Bilmiyor ki elinde huzur falan yok, asla da olmayacak.

Sorun şu yazan kalemimde olmalı. Ne kadar mutlu başlarsa başlasın, aynı mutlulukla devam ettiremiyor hikâyeleri. Bakalım bu kızcağızın sonu nereye gidecek?

Bunları düşününce zaten kaçmıştı ki tadı. Açtı gözlerini aniden. Tepesinde uçan kuşlara takıldı kaldı. Zarifoğlu’nun: “Bilmem bu kuşlar bütün bu hengâmenin neresine uçar?” dediğini anımsadı. “Kanatlarına takılsam.” dedi, “Uzaklara gitsem, bir memleket görsem.” Acaba bu kuşlar da gitmişler miydi o diyara? Belki de mesele kuşun kanadına tutunmak değildi de bir kuşun gözü olmaktı. Pek çok şeyi uzaktan izlemek anlam kazandırabilirdi belki hayata. İçinde yaşıyor olmak hiç kolay değildi.

Yorgunluğunu mu yazmalıyım hayattan; hem de böylesine genç bir kadının, böyle huzurla uzandığı çimlerin üstünde? Genç olunca yorulmaz mı sanki insan, yüreğinde ince bir sızı duymaz mı hiç? Bilmiyorum. Sanırım ben hiç genç olmadım. Ya da unuttum gençliğimi; sızılarımı, yorgunluğumu hep sakladım. İnsan ne vakit bilir genç olduğunu, ne vakit yaşadığını anımsar? Bir akşamüstü uzandığı çimlerin kokusunu duyduğunda mı, içten bir kahkaha attığında mı, huzuru bahar rüzgârı gibi saçlarında hissettiğinde mi, yorgunluktan yüreği sızladığında mı, âşık olduğunda mı? Ne zaman?

Bir şarkı çınladı kulağında aniden. Sözlerini baştan sona hatırlayamadı ama melodisi dudaklarına yerleşmişti çoktan. Hüzünlü bir tını, yüreğindeki ince sızıya eş…

Böyle bir melodi bozmaz mı bu anı hâlbuki? Ne diye huzurunu kaçırdım ki yorgunlukla, hüzünle, sızıyla… Belki de bu kalemim… Ama yok, huzurlu bir andan hikâye çıkmıyor kolayca, anladım. Mutluluğu, huzuru yazamıyorum ben. Sanırım en baştan başlamalı bu hikâyeyi kurgulamaya.

Karanlığın elinden tutmuş, ıssız bir sokağı adımlarken bardaktan boşanırcasına yağıyordu yağmur. Sokak lambasının altına geldiğinde göründü kısacık saçları. Gözlerinin karası ise geceninkine karışmışken aklından geçenleri bir bir bıraktı kaldırım taşlarına. Yüreğindeki ince sızıyı, aklına takılan hüzünlü melodiyi, dudaklarına sıkışıp kalmış dizeleri sokağın tavanına astı. Artık sokağın sonundaki o düşlediği huzura yürüyebilirdi…

Feyza Ünal

Paylaşmak güzeldir...

Sol Göz Sağ Göz Giriş Baykuş
+ kaç yapar acaba? Cevap Bekleniyor
Şifremi Unuttum
Yükleniyor...