Atsan Atılmaz, Satsan Satılmaz

Gece Gündüz
A A

Atsan Atılmaz, Satsan Satılmaz

Zamanımızı hemen her an birilerini ya da bir şeyleri bekleyerek geçiriyoruz. Biz beklerken inadına geçmiyor o zaman. Hayatın bizzat kendi felsefesi midir nedir, süründürmeden vermiyor hiçbir şeyi. Önce isteyeceksin, sonra bekleyeceksin, artık beklemekten bıkacaksın, “Al başına çal, istemiyorum!” dediğiniz zaman “Ya, tamam küsme. Al hadi, al. Oynamaya devam edelim, gitme.” diyor. Bunun aynısını dört yaşında komşumun kızı da yapıyor. Peşinden yemek yedirmek için koşturup artık pes ettiğiniz zaman; “Şaka yaptım şaka!” deyip gelip kendi yiyor. Hayat bu sana açık bir uyarıdır: Sen dört yaşında değilsin. Yaşının hakkını ver!

Bazen o kadar bunalıyorum ki koşturup dururken, zamanı tutup kolundan durdurmak istiyorum, “Yavaş yürü, ben yetişemiyorum.” diyerek. Durup azıcık soluklansak hatta zaman da otursa biraz. Filmlerde olur ya. Herkes dursun olduğu gibi, ben insanların yüzlerini inceleyeyim aralarında gezinip. Mesela bize çatık kaşlarla ders anlatan profesörün yüzündeki çizgilere yakından bakayım isterdim. Hatta isterdim ki insanların hayatlarına da bakabileyim. Kaşlarını o kadar çattıracak ne geldi başına? İçinin yansıması mı bu, yoksa farkında bile değil misin?  İnsanları severim. Yargılamam çoğunlukla, bana düşmez çünkü. Hayatlarına bakabilseydim de yargılayamazdım. Yargılayabilmem için bizzat o kişi olup yaşadığı her anı yaşamam, hissettiği her duyguyu tatmam gerekirdi. Ama yine de bilseydim keşke düşüncelerini, onların haberi olmadan. Belki sadece seyrederdim, belki de yardım ederdim. Mesela bilseydim ki o çatık kaşlı profesör sevdiği pek çok insanı kaybetti, o yüzden çatıldı kaşları; bayramlarda ziyaret ederdim belki, bilmiyorum mutlu olur muydu o zaman. Belki de o da bir şeyleri bekliyordur ve ona da tatsız oyunlar oynanıyordur, kim bilir?

Zaman ve hayat beraber haylazlıklar yaparken bazen o kadar çok abartıyorlar ki işi, bizden birilerini koparıyorlar. Bilmeden ama.. Oyun oynarken cam kıran çocuklar gibi “Biz ne yaptık?” dercesine duruyorlar hatta, siz kaybınıza ağlarken. “Çok kızar mı acaba bize?” diye.

Ailen, sevdiklerin, arkadaşların, hiç tanımadıkların… Bu ikisi etrafta koşturup zaten artık eskimiş, çürümüş dünyayı öyle sallıyorlar ki birileri düşüyor. Küçükken anneannemin evinde kuzenlerimle çekyattan yere atlayınca ev sallanır, camlar titrerdi. Ardından anneannemin sesini duyardık: “Kudurdunuz mu gıı?! Evi başımıza yıkacaklar!!” Arada küfür de ederdi de, ben sansür geçtim. Neden bilemiyorum, anneanneler hep küfür eder. İşte hayat ve zaman da çekyattan yere atlaya atlaya benden birilerini koparırken kıkırdaşıp durdular. Ben de bazen küfür ettim o ikisine, bazen de hiç sesimi çıkarmadım. Hatta bazı düşenlere dedim ki “Ohh benim bir şey yapmama gerek kalmadı. Kendileri düştüler.” Devirdaim sürdü, birileri gittikçe birileri geldi. Bundan sonra da öyle olacak. Bu ikisi hiç uslanmayacak. İnsan bazen artık pes etmiş bir anne gibi hissediyor. Zaten kim soktu aklımıza o kontrol edilebileceğini, gidip onun önüne atmak lazım bu ikisini. Ama evlat işte atsan atılmaz, satsan satılmaz..

Eylül İrem Erse

Paylaşmak güzeldir...

Sol Göz Sağ Göz Giriş Baykuş
+ kaç yapar acaba? Cevap Bekleniyor
Şifremi Unuttum
Yükleniyor...