Bir Harita ve Pusula: O/Hakkâri’de Bir Mevsim

Gece Gündüz
A A

Bir Harita ve Pusula: O/Hakkâri’de Bir Mevsim

CvxwGOWWYAAlWsZ

Bir harita, pusula, roman, film ve en önemlisi anlattığı hikâye hala günümüzde güncelliğini koruyan bir başyapıt: O/Hakkâri’de Bir Mevsim. 1977’te Ferit Edgü’nün yazdığı bu roman, 1983’te Erden Kıral’ın yönetmenliği üstlendiği, Genco Erkal ve onun gibi birçok usta oyuncumuzun birleştiği, Onat Kutlar’ın senaryolaştırdığı, 5 yıl yasaklı kalan bir Türkiye gerçeğidir.

Ferit Edgü, Türkiye’nin çileli gözleri, cüzzamlı derisi, nüfusu o zamanlar on bin ve yarısı asker olan, adı gibi garip bir kent olan, daima bembeyaz karlar ile anılan, gökyüzüne yakın bir dağ başı, Hakkâri’nin Pirkanis Köyü’nü anlatmaktadır.  Bu köyde dağları, bembeyaz karlar kaplar. Bu köydeki çocuklar “dağlar, kurt, bayrak, ölüm” kelimesinden ötesini bilmezler. Bu köye bir gün görevi gereği buraya gönderilen, elinde bir çanta ile bir yazar/öğretmen gelir.  Yazar / öğretmen yani “O”, hem sürgün, hem de mahkûmdur. Daha en başından seslenir okuyucuya:

“Burada yazılanlar, insancıl bir deneyin damıtılmış parçaları.”

O, birkaç gün içerisinde nasıl bir yerde savrulduğunun ya da tabiri caizse düştüğünün farkına varır. Yetişme koşulları, tarzı, dili köyden tamamen farklıdır. Kendini başka bir dünyaya gelmiş gibi hisseder. Köyde ilk kez uyandığında, ilk kez kendisini bu köyde bulduğunda bomboştur içi yani gövdesi. Yaşadıkları, gördükleri bir düş müdür yahut bir gerçek midir bilemez. İster trenle, ister kağnıyla, ister yalın ayak gelmiş bile olsa burada olmuş olduğu gerçeğini değiştirmeyeceğini bilir. Muhtarın bir odayı girip pencerelerini açtığı, toz toprak içinde ve bir farenin sıçradığı bu yer artık okuldur. Muhtarın da söylediği gibi, onların da çocukları bütün çocuklar gibi iyidir, hep iyi şeyler öğrenmelidir. Okul açılır, çocukları toplar. Peki, ne yapacaktır çocuklarla? Pantolonları yırtık, entarileri renk renk yamalardan oluşan, burunları akan, aktıkça burunlarını çeken ya da ellerinin tersiyle silen, gözleri fıldır fıldır dönen, boyuna kendi dillerinde konuşup bağrışan, başka bir soru sorduğunda cevaplamayan, sorulu gözlerini korkuyla gözüne diken, başka bir dilden konuştuğumda ağızlarını bıçak açmayan, saçları makasla kırpılmış oğlanlar, uzun saçlı, saçlarının dibi bit ve sirkeyle dolu kızlar, ayaklarında taşıt lastiklerinden kesilip biçilmiş ayakkabılar olan, hiçbirinin ayağında çorap olmayan, giderek bazılarının ayağında ayakkabı bile olmayan, yani yalın ayak, ama karlar üstünde bile yalın ayak, mosmor ayaklı yalın ayak çocuklar, hiçbirinin önünde kalem, defter, kitap olmayan, tam yirmi bir tane çocuk ile “O” iki yabancı gibi bakarlar birbirlerinin yüzlerine bir süre.

hakkaride-bir-mevsim

Ortak bir dilleri bile yoktur. Öğretmenin “Defterlerinizi, kalemlerinizi çıkarın” dediğini anlamayıp şaşkınca bakarlar yüzüne. Bu duruma çok şaşıran öğretmen ilk dersi dışarıda işler ve öğrencileri güneş, dünya ve ay yaparak anlatır dersini. Sanırım öğretmen olmak da budur. Kendisinin de burada yeni bir öğrenci olacağını anlar. “Kendimi bir gün aralarında bulduğum insanların konuştuğum dili hemen hemen hiç anlamadıklarını gördüğümde, onlara dilimi öğretmek yerine onların dilini öğrenmeyi, onların dilinden konuşmayı denedim” der doğru olan da budur.

Önce kente daha sonra kentteki hana, valiliğe giden ve Süryani bir kitapçıya, bakkaliyeye yolu düşen öğretmen tekrar köyüne döner. Köyün yolları kapanıp şehirle bağlantısı kopunca bir gerçek daha gün yüzüne çıkmaktadır. Çocuklar yoksul, kitapsız, deftersiz, kalemsiz olduğu kadar ilaçsızdırlar. Art arda çocuk ölümleri başlar. Köylüler ondan yani öğretmenden bir şey yapmasını beklerler. Oysa o sadece öğretmendir. Her gün farklı bir olayla karşılaşan öğretmen yardım edemediği gördükçe bunalır. Bir mal gibi davranılan, fiyatı olan kadınları ve hiç portakal görmemiş çocukları tanır.

“Alaaddin geliyor. Gece. Hoca, benim kardeş hasta, diyor. Nesi var? Diyorum. Ateşi var, çok diyor. Ölecek. İlaç vereyim mi? Diyorum. Hayır portakal ver, diyor. Portakal yememiştir hiç.”

Filmde Alaaddin, eline portakalı alır, ışığa tutup ne olduğunu anlamaya ve tanımaya çalışır. Hayretinden ve mutluluğundan Alaaddin’in gözleri parlar ve evine gider. Romandaki her cümle ve filmdeki her görüntü dize dize bir şiir yazıp bırakır avuçlarımıza. Oğuz Atay’ın “Ben buradayım sevgili okuyucum, sen neredesin acaba?” diyerek okuyucuya sesleniş durumu O/Hakkâri’de Bir Mevsim için de geçerlidir. Ferit Edgü sık sık seslenir okuyucuya: “Ey okuyucu!” veya “Başkalarının deneylerinden yararlanmasını bilen, ders almasını bilen okuyucu sana sesleniyorum…” gibi. Bu durum yazarın okuyucuyu kendisine, yapıtına güçlü bir çekiş bak ben buradayım, yazıyorum, beni, orayı, onları ve bu durumu anla mümkünse sadece okumakla kalma demenin bir başka türlüsüdür. Bunu da okuyucuya şöyle aksettirir hatta Ferit Edgü:

“Burada hayat bu.

Çaresiz.

Hadi kaldır kıçını oturduğun minderden.

Burada başka bir hayat da olmalı.

Onu arayalım.

Hadi kalk.

Onu bulalım.”

Sonuç yerine, “Bir kitap yazsan ne yazar? Binlerce sayfa yazsan, yayımlasan, binlerce kişiye okutsan ne yazar?” diye kendine soran O’nu yani öğretmeni, yazarı, denizciyi, sürgün edilmişi, kendini arayanı tanımak Doğu gerçeğini hem okumak hem de çarpıcı bir şekilde izlemek, anlamak ve ortak dili bulabilmek için eli kolu kırık bir ağıt yazdı bizlere Ferit Edgü. Şükrü Erbaş’ın Köylüleri Niçin Öldürmeliyiz şiirinin sonunda sorduğu gibi “Köylüleri, söyleyin nasıl/ Nasıl kurtaralım?” diye düşünmeden edemediğimiz, ortak bir yol, bir dil bulmamız gerektiğini bilerek, kalın bir kalemle tekrar altını çizdi. “Kitaplarını da dostlarını seçer gibi seçmeli kişi, öyle değil mi? Ben öyle yaparım” diyen Süryani kitapçı gibi yeni bir dost edinebilmek için okunmalı, izlenmeli O/Hakkâri’de Bir Mevsim ve hatırlattığı birçok şeyi şuan kendimize hatırlatmazsak, aynı çamurun içinde debelenip duracağız farklı iktidarların bulunduğu zamanlarda. Hem unutmayalım ki birer yolcuysak bu hayatta, yolumuzu yitirmemiz an meselesi olabilir ve yolunu yitiren bir yolcu için artık eski yolun bir önemi yoktur. Yeni bir yol bulmalıdır kendine, bir iyi dost seçtiği gibi kitaplarını da bir pusula, bir harita, bir yol gösterici gibi taşımalıdır yüreğinde gerekirse ortak bir gerçeklik için kendini, dilini, var olduğu yeri unutarak mücadele etmelidir her yerde.

Esra Fakibaba

Paylaşmak güzeldir...

Sol Göz Sağ Göz Giriş Baykuş
+ kaç yapar acaba? Cevap Bekleniyor
Şifremi Unuttum
Yükleniyor...