Son Kayıp Adam

Gece Gündüz
A A

Yaşadığım hayatta, gittiğim yoldan memnun değilim. Kaygılıyım. Yaşadıklarımı sorgulamak ve cevabını bulamamak, beni dipsiz kuyularda boğar adeta.

Hayatımda o kadar çok olayı bir arada yaşadım ki insanlar benden söz ederken “kayıp adam” tasvirini kullanıyorlar. Gerçek dünyada değil ama aslında gerçek sandığımız, bizi aptal yerine koyan, sahte bir gerçeğe inandıran bu görünen dünyada, bir sürü gerçek hayat hikayeleri olan bir insanım.

Sıradan insanların içinde, sıradan bir hayat yaşarken çembere alınmış o kadar çok hikayem var ki yazıldığım gibi okunmuyorum. Hiç duyulmamış, duyulmak bile istenmemiş bir dünya bu. Dışlanmanın, yadırganışın, küçümsenmenin, arayışın, lanetlenmenin arasında; arabesk Türk filmleri gibi hep çok acı biter sonu. Aynı roman kahramanları gibi kendi hayatımızın da geçip gittiğini hatırlatacak biçimde, derinden derine kendisini sezdiren bir “kayıp” olgusu da hiç eksik olmaz.

Kusursuz yalnızlık, nihilistçe duygular yeşerten yaşamım, neden dünyaya geldiğimi ve yaşadığımı söyleyecek bir ilk öykünün arayışı içinde geçip giden, yitirilmiş bir hayat. Sanki zamanında atılmamış bir adım, söylenmemiş bir söz ya da göze alınamamış ufak tefek bir risk nedeniyle elden kaçıvermiştir mutluluk. Hayat hikâyemin içinde yitirdiğim çocuğun yasını tutan, bir “kaybolan”ın dramı ve insana dokunan bir şey var.

İnsanlar, bana istemediğim, hak etmediğim unvanlar verdiler. Fakat sorun değildi, aralarında yaşıyordum işte. Rol modeller aldım kendime. Yaşama rolünü oynamaya çalıştım. Bir küçük piyon olarak ihanet ettim kendime. “Herkes piyondur bir yerde.” deyip gözlerimi kapamıştım o yöne. Ne feci şeydi böyle bir durumda olmak. Fakat hayatta kalmak istiyordum. Kendim olabileceğim bir dünyada gözlerimi açmak, henüz kaldırabileceğim bir yük değildi.

Mutluluğu ararken yaşamım boyunca o kadar çok şeyi yarım bıraktım, berbat ettim ki anlamaya çalışsan, işin içinden çıkamazsın. Ağır kalırsın yerinde. Zaten anlamaya kalksan, o zaman hikâyelerimi anlatacak vaktim kalmaz. Hem ne kadar vaktin var? Oldukça az, yeterince çok değil. Yeterince çok vakit yok. Kabul et.

Asla bir ailenin ferdi olamadım ve ailem olmadı; öyle ya da böyle. En kötü günlerimde, en zor anlarımda, üzüldüğüm zamanlarda ağlayamadım. Her sokağa çıktığımda, yolda yürüyen aileleri fark ettiğim zaman görmemezlikten geliyorum. Çocuğunun elinden tutan, onunla konuşan biri varsa yolumun üzerinde, boğazım düğümleniyor, gözlerim doluyor. Öyle bisikleti olan çocuk değildim ben. Annesi daha 2 yaşında ölen, yetimhanede her şeyden mahrum, o küçük masum çocuktum.

Bakardım böyle yetimhane dışındaki çocuklara, hiçbiri bana benzemezdi; kıyafetler, konuşmalar… Onların yanlarına gittiğimde, “hopti lay lay” oynarlardı kendi aralarında; boynu bükük beni, kimse görmezdi. Bön bön bakarken aralarına karışmaya çalışıyordum çocuk aklımla. Ama olmadı! Beni kimse umursamadı. Hiçbiri sevmedi. Almadılar oyunlarına. Üstüne bir de en şımarığı, böyle en iri yarı, “tombikto tombikto” yanaklı olanı gelip “Git buradan!” diye iteklediğinde; “pat” diye popomun üstüne düşerdim. Kalırdım işte oracıkta yerde. O yerden kaldıracak ne bir anne ne de bir baba etrafımda yoktu. Tabii evlat bu, arıyor anayı babayı gözleri ama kimseyi bulamazdı. Bulduğu sadece Sen’din. Bir o yana bir bu yana çocukça bakarken…

O gün bugündür, bu sebeple aile yoksunluğu olgunlaştıkça acıtıyor içimi… Aslında gerçeğimin yansıması da budur maalesef. Geri kalan tüm hayatım boyunca, içimdeki eksik kalmış zamanı ve hayatı tamamlayamamam; acımasız hayat, daha fazla kırıp dökmesin diye beni. Suratımdaki sakala bakma, küçük bir çocuk var hâlen karşında; yıllar, değiştiremez bunu…

Yoksul, yetim, gariban doğam gereği üzüntü, sıkıntı, zorluklarla uğraştığımdan; ne arabam ne de motosikletim var. İkisi de yok. Çünkü fakirim, tabiatım böyle. Hem almaya da imkân olmadı hiçbir zaman. Kimsenin arabasına da binmek içimden gelmiyor; daralırım ve genelde her yere yürürüm. Eminim benim gibi çok insan var. Hatta sayılmayacak kadar çoktur.

Eskiden işimi severdim ama şu an sevip sevmediğimi bile bilmiyorum. Bu zoraki yaşadığım şehre, neden çalıştığımı bile bilmediğim işimden kazandığım para için katlanıp tahammül ediyorum. Hayatımda hiçbir zaman, olmak istediğim yerde olamadım. Hâlbuki şimdi o çok sevdiğim şehirde olabilseydim… O şehri düşünürken evrenin sesini kısıyorum ve hayalimde bir süre, oradaki “Kedi Kafe”ye saklanmaya gidiyorum. Ta ki insanlar gizlendiğim yerde beni bulana kadar.

Her akşam ekonomik bir marketten ucuz kolamı, ucuz sigaramı alıp karışık, sert sokaklar içinden kaldığım yere doğru, sessizce yaşayan cesetlerin arasında, donuk bir ifadeyle giderken yaşıyorum işte çilekeş gibi. Daha doğrusu, yaşamıyorum da can çekişiyorum gibi daha çok. Mahallem hep tedirgin, bir sıkıntı var bu bölgede. 24 saat aptal bir yaşam, iğrenç ses tonlarıyla psikopat tüm komşularım; ateş ve barutla karışık. Hepsine, soğukkanlı ve avını parçalamaya hazır aslan gibi görünmeye çalışsam da aralarında yaşamaktan bazen ben de korkuyorum.

İşte böyle türlerin, ruhumu çürütüp tükettikleri bir yerdeyim. Kasaba dediğimiz, bu âlemi batak yerde, insanlaşamamış yerlilerin korkunç hırsından ve gerçek kötülüğünden başka bir şey yok. Salt çıkar elde etme dürtüsü, salt kin, nefret, kötülük, bencillik, salt dedikodu, ikiyüzlü ahlakçılık… Kötülük, hep bu denli sıradan burada. Çoğu oldukça bencil! Aralarında yaşadıkça ben de günden güne bencilleşiyorum ve asıl üzüldüğüm, bencilleştikçe daha ruhsuz oluyorum.

Şimdi bunları, film izliyormuşçasına okurken bari sen söyle! Hayat, bize oyun oynuyor olabilir mi? Gördüğün gibi hayatımda hiçbir şeyim mükemmel değil, her şey boktan; şahane de olamıyor. Her zaman ortada koca bir sıfır. Ne zaman değişeceğim, çok merak ediyorum. Harcanmış insanların yüz karasıyım. Bu yüzden, kendimi kınıyorum.

Ne için olduğunu bilmediğim huzursuz hayatımda, sadece modern köleliğim var. Yalnızlık da ayrı sorun ama soran olursa “Ayıpsın yav, yalnızlık gibisi var mı?” diyorum ama ben yalnızlığı hiç sevmiyorum. Sevilmez ki zaten, değil mi? “Eh, haklısın zavallı Kayıp Adam.” dediğini duydum, güldüğünü de merak etme. (Ben de güldüm şu an halime çünkü.)

Özledim artık her şeyi; nefret ettim bu ölümcül kayboluştan, dipsiz karanlığında beni yutmaya doymayan bu sonsuz kara delikten. Hem eski ben de değilim ki… Yaşama yabancı, ağır bir yük oluncaya kadar her şeyi birbirine karıştırdım. Dramatik bir şekilde, derinlerde bir yerde dağıldım. Bu hayat, deneme-yamulmadan ibaret bir oyun ise evet, ben yamuldum ve yeter galiba bu kadar. Artık sol yanım boş, sol yanım yalnız. Tencere, yarı makarna dolu halde solumda öylece duruyor; makarnayı gömdüm gitti mideye bu hüzün içinde.

Her gün azapla yoğrulup kederle gülümserken sahte dünyada değişmezim olan bu yitik rol, beni yordu. İstediği hayatı yaşayamayan bir insan olmak kadar yorucu bir şey yokmuş hayatta. “Az kaldı, sabret…” derken insan kendine, aslında sadece korkaklık edip boşa zaman geçiriyormuş. Anlayacağın “sabrın sonu bayır”mış. Nur topu gibi selamet değil. Ben, bunu biraz geç anladım ama anladım.

Böyle zamanlarda insan olmak, çok acı veriyor; keşke insan yerine bir fok balığı, kertenkele ya da bildiğin ayı olsaydım. Bakteri veya Kırım-Kongo kenesi bile olabilir, razıyım.

Şimdi artık dönüp arkama baktığımda; en olmadık zamanda, en olmadık yerde, sonsuz çöldeki bu gizemli şehir Çomarya’da, karanlığın içinde sessizce kayboldum, yolumu bilmiyorum, kaldım tamamen kendimle; tek başına, çaresiz, kusurlu ve berbat bir şekilde kısıtlı… Hep aynı gün, aynı adım, aynı nefes ile sunulmuş bir hayatın çöplerini karıştırıyorum. Daha da acı olan; buradaki hayaletler, olmayan hayatımın gölgesi sanıyorlar beni. Kafayı yedim artık. Ne kötü, nefes alamıyorum. Keşke hepsi rüya olsa… Uyansam ve hepsi bitse.

***

Ve işte tam bu sırada, Kayıp Adam, uyumak istedi. Evinde değildi ama sadece uyuyakalmak istedi; tıpkı korkmuş bir çocuk gibi. Hayatın acı aktığı anlardan birinde yaşadığını hatırlayamayacak kadar, her şeyden o denli uzaklarda…

Enginalp Derince

Paylaşmak güzeldir...

Sol Göz Sağ Göz Giriş Baykuş
+ kaç yapar acaba? Cevap Bekleniyor
Şifremi Unuttum
Yükleniyor...