Paramparça

Gece Gündüz
A A

Paramparça

Mezarının başında bazen o karanlık çukura seni ne zaman koyduğuma emin olamıyorum. Vakit buldukça arada yanına geliyorum, bir sürü şey anlatıyorum sana; saatlerce oturuyorum, “Ne anlatıyorsun?” diye de sorma, zaten duymuyorsun diye anlatıyorum. Hiç ses çıkarmıyorsun. Duydun belki beni ama işine gelmedi. Neyse duyup duymaman da umurumda değil. Konuşsan bile bilmediğim bir dilde konuşacağın şeyleri anlayamam.

Hiç yaşamamış bir roman kahramanı gibisin; gerçek olmayan, yaşayacak kadar güçlü, ölecek kadar cesur kurgulanmış biri. Bunun dışında her şeye karşı bir yabancı, amaçsız dünyanın nedensiz seyircisi… Bir mezarda sonsuz bir boşluk gibi, boşu boşuna yaşamış ve boşu boşuna ölmeden evvel ölmüş.

Bırakıp hayatı giderken, hüznünün son sadakasını son dilenciye veren büyük sürgün prensi:

Hayrola? Birisinin elini uzatıp seni o mezardan kurtaracağını mı sandın? Kim nereden uzatacak? Kimin öyle bir kolu ve seni kurtaracak kadar gücü var? Hem sen kabul eder misin? Seni başka birinin kurtarmasını, kendin bile kurtaramıyor iken? Hayalci olmamak lazım. Görünmez, yıkılmaz, aşılmaz bir engel var çünkü arada. Yok olup gitmekten başka bir şey gelmiyor elinden…

Tehlikelidir orası… Kurtulmak mümkün değil. Tek yaptığı şey seni yok etmek.

Çırpınsan da boşa, bir daha hiç çıkamayacaksın. Kaybettiklerin geçmişte, hüzünlerin kalbinde, iki damla boncuk boncuk yaşın gözünde, tüm yaşadıkların içinde, hatıralar zihninde kalacaksın oracıkta…

Üzgünüm.

Sessizce ağla ama geri gelmeyecek geçmiş yaşamın bunu bil, o yüzden ağlamanın anlamı yok. İşte öldün gitti… “Bitti”…

Zor durum öylece mezarda kalakalmak tek başına. Kararır o an dünya, yer gök “Kapkara” olur. Baktın olmayacak bu böyle; için kan ağlarken bile yalandan bir gülücük kondurursun suratına maskeler taşınamaz olduğunda.

Ama o karanlık boşluk seni ne korkutuyor ne de endişelendiriyor. Orada inancın tükendiğinde, itiraz etmeye gücün olmadığında ya da itiraz etmenin seni yormaktan başka bir şeye yaramadığını, kaderin bile sana resti çektiğini anladığında… Hepsi bu…

“İtirazım var” diyemezsin, hayır! İtiraz hakkın yok. “Yazık” diye başlayan cümlelerin öznesi oldun birdenbire. Hiç anlayamadan karanlığın kuytu köşelerinde senden başka kimse kalmayınca.

Yarınlar senin için geç artık. Çok geç artık. Zaten en can yakan yanı buydu… Ölümünün… Geriye sadece hatıraların kaldı ve o hatıralarda yaşadıkların… “Hey gidi günler” diye…

Ve ağır ağır süzülürken bilinmez karanlığında; ne bir deniz feneri var artık ne de bir ateş böceği mezarındaki boşlukta… Bu boşluğun sonu yok. Ve o boşlukta, düşmeye son verme şansın da yok. En kötüsü de; kimsenin anlamayacak olması bunu…

Keşke senin için bir şeyleri değiştirebilseydim, keşke… Ama elinden bir şey gelmiyor. Elimde olmayan keşkelerden birisin işte…

Bazen hatırladıkça çok kızıyorum sana. Hadi çekip gittin anladım, bari geçmişe dair izlerini de alıp götürseydin. Bundan dolayı arada özlüyorum da seni; hiç gitmediğin bir yeri özlemek gibi. Evdeyken özlüyorum, sokakta yürürken özlüyorum, sigara içerken özlüyorum, gökyüzüne bakarken özlüyorum…

Sanırım her insan bir şekilde az ya da çok bunu yaşıyor ya da yaşayacak. O yüzden öğrenmem gerekiyor, senin gibi ölen biriyle yaşamayı… Böylesi belki daha iyidir… Belki de değildir… Çok zor gelse bile, bir şekilde yaşar öğrenirim… Hayat, senden habersiz akıp giderken keşke daha çok tanıyabilseydim seni… Ama bir daha tanıyamayacağım.

Artık yoksun buralarda, “Ruhsal” olarak içimde öldüğünden beri… Nasıl anlatılır ki; eğer ölen kişi sen isen çok kötü bir duygudur. İnsanın içine bir taş oturur ve kalkmaz. Acı çekmenin, içinin burkulmasının ne demek olduğunu defalarca anlarsın. Bir an için kalbin sıkışmasına veya insanın içinin burulmasına sebep olur. Sen şimdi ile geleceği bırakıp gittiğinle kalırsın.

Belki büyümüşsündür ya da yaşlanmış olabilirsin artık. Tanınmaz hale gelmiş de olabilirsin. Ama yine de eskisi gibi olmanı isterdim. Fakat zaman akıp gitti ve senin geriye dönmek için hiçbir şansın yok…

Bunu halen kabullenemedim.

Garip ama beraber çektiğimiz fotoğraflarda sadece ben varım. Neden sen yoksun? Bilemedim hiç bu sorunun cevabını. Hayatımın içinde gölgesini bile düşüremeyen bir varlık gibisin, belki o bile değil… Ne olduğunu bile bilmediğim “Yok” gibi. Yoksun işte…

Keşke biraz daha yaşasaydın, anlatacak biraz anımız olsaydı ileride hatırlamak için. Şimdi gittin ama ben halen yaşıyorum burada; geçmişim kayıp ve yok olmuş, paylaşılamayan anlar, yaşanamayan anılar içinde, senden ayrı, ruhen ölmüş biri olarak…

Halen tuhaf geliyor bana ama bazen gerçekten de boğazımın düğümlendiğini hissediyorum Enginalp… Bu histen kurtulmak için sığınılacak bir yer arıyorum ama nafile. Kolay değil yaşarken kendi içinde ölmek, kendi “Ruhsal ölümüne” şahit olmak… Tam bir yokluk içinde kalmak. Yokluk ne ki; tam bir nefes darlığı çektiren… Anlarsın işte. Hayattaki en zor şey buymuş… Üstelik artık bu dünyada gölgen bile yoksa can acıtıcı durumun bir başka boyutu.

Şimdi kim bilir nerede ve ne yapıyorsun? Bilmiyorum. Ama gittiğin yerden asla gelmeyeceğini, bu dünyada bir daha karşılaşmayacağımızı, karşı karşıya gelmeyeceğimizi biliyorum… Bunu iyi öğrendim… Bundan sonra hep sensiz olacak tüm günlere alışmak zorunda kalacağım…

Ve duyuyorsan beni:

Sen, hani mezarda uyurken üzerini benimle örtüyorsun ya. Ben çok üşüyorum. Örtme…

Şimdi son kez mezarının başında, simsiyah ceketimin düğmelerini ilikleyip, sana dua etmek istiyorum. Hani hep böyle olur ya… Neredeysen bunlar seni korusun…

Benim için çok zor olsa da, ellerim titrese de şunu bil ki; ruhsal bir ölüm ayrılıkların en zoru da olsa, özlemin asla geçmeyecek her hatırladığımda seni… Aslında ölüm değil, özlemek de değil mesele. Zor olan; bir ölünün içinde “Yaşayan ölü” olmam ve duruma alışmaya çalışmam. Çünkü ölü ölmez ki, ölümün ta kendisi olacak kadar çok kere.

Maalesef buraya kadar, hak etmediğin bir sonla, ruhsal bir ölümle hayata veda ettin. Bu acının tarifi yok. Bu hayatın tadı hiç yok. Sendeki “O” da artık yok. Yaşamıyor ki geri çeviresin. Senden geriye kalan her şey artık “Paramparça” bir his… O derece psikopat bir his.

Buradan, arkada öylece bakakalmak, elinden bir şey gelmemesi; o kadar yorucu, hayatını mahveden bir şeymiş ki… Ama gitmelisiniz işte.

Artık ne yapacak ne de söylenecek bir şey kalıyor geride. Uzun uykuların tam zamanı Enginalp… Benim için vedalaşmak hiçbir zaman kolay olmadı, olmayacak da. Bilirsin; bugün yanında, yarın karşında ve sonra göremeyeceğin kadar uzağında, böyledir işte hayat.

Işıklar içinde uyu… Hoşça kal…

Enginalp Derince

Paylaşmak güzeldir...

Sol Göz Sağ Göz Giriş Baykuş
+ kaç yapar acaba? Cevap Bekleniyor
Şifremi Unuttum
Yükleniyor...