Hayal Kırıklıklarının Başkenti: Çomarya

Gece Gündüz
A A

Hayal Kırıklıklarının Başkenti: Çomarya

Her yanı kaplayan boşluk ve nihilist yalnızlık içinde, çok yakınlarında bulunan insanları bile gölge gibi gördüğün şehirdir. Çomarya…

Üzerinde hâkim olan nihilist yaşamdan mıdır bilinmez; tek başına uzak bir gezegene düşmüş gibi her yanı, yalnızlık ve hiçlik kaplamıştır. Baktığın her gözdeki bakış, tedirginliğin ve yokluğun bileşimidir. Yokluğa alışıktır bünyeler; öylesine işlemiştir ki herkesin içine, herkes bazen yok olur. Burada zaman geçirdikçe, sana sıradan gelmeye başlar yokluklar. Hatta zamanla istemeden de olsa alışmaya başlarsın. Var olmak adına güzel kelimeleri işitmek istersin; bir çiçeğe baktıklarında, içinde tüm evreni gören birilerinden.

Oysa ne uygarlıklar yaşanmıştır bu şehirde; farklı hikâyeleri olan, çok eski kavimleri içinde barındırmıştır. Şimdi ise her an gölgelere benzeyen insanların ölümcül sessizliği içinde, ne geçmiş ne şu an ne de gelecek vardır.

Zamanın harcadığı kurbanların yaşadığı şehir, yaşamak ve çalışmak için buraya gelen bir insana ancak acı dolu bir hayat sunabilir; zira burada yaşayan herkes, nasıl bir tabiatı olursa olsun, şehir tarafından huzursuz edilir, eninde sonunda küçük hesaplarla delirtilir ve yok edilir. Gündüzün, artık uğramaz olduğu bu lanetli yere yaşamak için gelirler ama burası tam ölünecek bir yerdir.

Bu şehrin yaralı, umutsuz ve kaybetmiş insanları; her şeyden önce, hemen hemen her gün, şehrin karanlığının kavurucu yalnızlığında ezilirler. Mahalle baskısının ve yalnızlığın dipsiz kuyularında, küçük bir şefkat ışığı bekleyerek kırpışıp duran gözler, aradıklarını hiçbir zaman bulamadan, kendi karanlıkları içinde sönüp giderler.

Arsız karanlıklarının ağırlığı, bağırlarına öyle bir çöker ki nereye giderlerse gitsinler, ne gecelerinde ne de gündüzlerinde ondan kurtulamazlar. Ne küçük şehir meydanları yeter ondan kurtulmaya ne birbirinin aynısı biçimsiz evleri ne ömür tükettikleri çarpık ve düzensiz sokakları ne de baktıkları gökyüzü.

Çirkin ve somurtkan insanları, bir kere sevgisizliğe mahkûm edilmiştir; birini her sevmeye kalktıklarında, başkalarına verilir sevgiler; yaşamlarının hıçkırıkları, mezbahalarda kıyma edilir. Hiçbir zaman, hiçbir yerde en küçük bir ilgi görmezler ve yaşamlarını süründükleri kapı diplerinde, sadece beklemekle yitip gider. Çomarya’nın ıssızlığında aradıkları telefonlara, yazdıkları mektupların hiçbirine yanıt alamaz, ettikleri iltifatların hiçbirinden karşılık göremezler. Bükük boyunlarıyla, bir gün adam yerine konacakları bir köşecik ararlar ama hep kendilerini hiç mi hiç fark etmeyen, dümdüz ve buz gibi soğuk suratlarla karşılarlar.

Bir ömür boyu bekletilirler, beklerler, hep beklerler. Hayatın silindirleri altında ezilenler, ne bir selam alabilirler ne de bir müjde… Ve asla kişiliklerinin tadına varacakları bir geçit bulamazlar. Gerçekte asla onları hiç kimse adam yerine koymayacaktır. Ama asla bunu fark edemezler. Bunu fark etmeleri atomu parçalamaktan bile zordur.

Kırık dökük hayatlarında bir anda yıkılmazlar, bir hayat boyu yıkılırlar. Uykularında rüya görmek için sarf ettikleri tüm çabaya rağmen, bir kere bile rüya göremediklerinden çabucak yaşlanırlar. Trajedinin zirvesindeki yaşamlarında hiç hikâyeleri olmaz. Çünkü hiçbiri dönmez hikâyesi olan bir akşamla evine bu şehirde. Öyle kayıptır ki hikâyeleri şehrin insanlarının, artık utanır bile hayat!

Dar yolların çıkmaz sokaklarında, hiç el ele tutuşmayan, sarılamadan yürüyen ıssız erkeklerin ve ıssız kadınların yüreğindeki aşksızlığı görmeden anlayamaz insan. Çünkü parça parça edilen duygularına korku sinmiş. Özellikle de ruhlarının ölü olduğu düşünülünce, çaresi de devası da yok bu dertlerinin sonsuza dek. Aşkın, hayatı nasıl renklendirdiğinden habersiz, buruk bir acı ile o donuk bakışlar, insanı yerine çiviler. Kimse kabullenmese dahi siyah-beyaz aşk filmlerine bakıp izlerken kocaman büyümüş gözlerle ve hızla çarpan, heyecan dolu bir kalple iç geçirmekten başka çareleri yoktur.

Aynı zamanda kimi hikâye, kimi masal zanneder “aşk”ı gerçek olamayacak kadar. Pamuk prenses ve beyaz atlı prens, yüzyıllardır bu topraklarda hiç uyanamamış. Kırmızı başlıklı kızı kurtaran avcı, külkedisinin iyilik perisi, Pinokyo’nun can vereni; onlar da uğramaz buralara. Hayallerin tükendiği, yaşanmışlıkların ıslak çamaşırlar gibi iplere asıldığı bu zamanda, ne yazık ki süper kahramanlara dair hiçbir iz yoktur.

Buna karşılık, yoğun ve boğucu bir taşralılık içindeki yaşamlarının bir yerinde donarlar. Ya sevmedikleri işe başlama tarihleri ya da âşık olmadıkları insanlarla evlenme tarihleri, donma tarihleridir. Bu yaş, kaç olursa olsun. Yıllar geçtikten sonra seksen yaşına bile gelseler, dondukları tarihten daha ötesi yoktur.

Ayrı yeten, derin yaraları vardır hayatta; dokundukça açılan ve açıldıkça kanayan. Heyecan duymazlar hiçbir şeye; ne aşka ne yaşama ne de başka bir şeye. Eksikleri, yaraları ile öylesine amaçsız; bir köşede gözlerden uzak, beklentisiz.

Hep aynı, aynılaşmış giysiler, tipler, mekânlar kabul görür aralarında, farklılıklara saygısız bir şekilde. Herkesin, kendi zihniyetlerinde olmasını ya da terk edip gitmesini isterler. Farklı olana ve yabancıya tahammülleri yoktur. Özellikle nefret edip kıskanırlar. Sıradan yaşamlarında, her zaman farklı olan kıskanılacaktır ve farklı olan, aralarında aynı olmadıkça rahatsız olacaklardır; çünkü farklı olan kişi, bu insanların kendileriyle ilgili hayallerini gerçekleştiren kişidir.

Farklı olanın yanında, kendileri gibi hayat içinde ezilen garibanlara da merhametleri yoktur. Çünkü kendilerini ezenlerden ilk öğrendikleri şey ise acımasızlıktır. Tıpkı bir kabın içindeki örümcekler gibi birbirlerini yemek zorundalar; kendilerini ezenlerin gücüne ortak olmak için ezildiklerini bile bile, üç kuruşluk fayda getirmeyen ve menfaatlerin yine ufak kalacağı çıkarlar uğruna. İşte bu yüzden, insanlaşamamamın sancılarında, daima kirli ekmek yerler.

Ve “Hayatları,” diyorum:

Biter her akşam olduğunda erkenden; saatler, dakikalar, saniyeler bekler. Hızla geçen zaman, birden istop eder. Duydukları bütün sesler yok olur; sonra o sesler de kaybolur, sağır olur eski binaların içlerinde hâlâ görünen ölü insanlar. Simsiyah bir yalnızlığın ortasında, insancılık oynadıkları diyalogsuz, ışıksız veya oyuncusuz sahnede, öylece süzülüp geçer gölgeleri.

Geceleri ölümü bile ürküten, içine düştükleri nihilist uçurumun boşluğunda; bir varmış da bir yokmuş gibi sabahlara kadar, siyah bir sesle şiir fısıldarlar kör karanlığa… Zamanın içinde ama zamansızca, her şeyin tamamen anlamdan yoksun olduğu bu zifiri karanlık ve sisli hayal kırıklıklarının başkentinde…

Enginalp Derince

Paylaşmak güzeldir...

Sol Göz Sağ Göz Giriş Baykuş
+ kaç yapar acaba? Cevap Bekleniyor
Şifremi Unuttum
Yükleniyor...