Gerçek Bir Hayat Hikayesi

Gece Gündüz
A A

Gerçek Bir Hayat Hikayesi

Koskoca hayatının her dakikasını yapayalnız bir ağaç gibi yaşıyorsun. Korkudan mı, yalnızlıktan mı, yokluktan mı bilinmez; yeni yalan zamanlarda kımıldamadan duruyorsun orada öyle bir başına. Uzaktan seyrediyorsun hayatı tek başına yaşlanırken.

Artık çok yabancısın bu uyum sağlayamadığın, monotonlaşan, makineleşen, robotlaşan ve sanallaşan dünyada. Kesinlikle, sen bu çağın insanı değilsin. Günümüzde ilerleyen teknoloji ile bütün herkesin birbirini gözetlediği ama hiç kimsenin birbirini görmediği bir hayata hapsolmuşsun.

İçinde yaşamak zorunda kaldığın acılardan, acı çekecek hâlin kalmadı. Yoruldun bu hayatın işkencelerinden, bütün yalanlarından, adaletsizliğinden, her zaman beklemek ve sabretmek zorunda kaldığın o hiç bitmeyen engellerinden, her şeyin dıştan güzel ama aslen yapay olduğu hayat tarzlarından; aslında birbirinin “aynı” olan ama hepsinin kendini “farklı” sandığı robotlaşmış insanlardan yoruldun.

Evet, yoruldun belirsiz bir geleceğe acele ile koşmaktan; yozlaşmış, çürüyen ve kirlenen değerlerden, insanları ezen ve körelten yaşam anlayışlarından, insanlıktan çıkmanın gizemine ulaşmış ikiyüzlülerden, yüzleri sahte arkadaşlardan, ardından kuyunu kazanlardan, sevgisiz toplumun soğukluğundan, sömürü düzeninden, insanların içinin pislik kaynadığı yerlerde mecburen yaşamaktan… Yoruldun gerçekten; her yerden bir bela, bir sıkıntı gelmesinden.

Şehirlerarası sürgünlerde, düşleri çalınmış hayatın yok olurken bu yok oluşunu, eriyişini, acıyı kaldıramıyorsun artık. Her yaşadığın gün, bir önceki yaşadığın günü aratırcasına geçiyor. Günlük ilişkilerin gelip geçici, yüzeysel bir hâl almış.

Silindir gibi ezip geçmişler hayallerini, dürüstlüğünü, sevgini, yüreğini, insanlığını, kardeşliğini. “Keşke hiç tanımasaydım.” dediğin insanlar var. Gözünden, gönlünden düşen düşene… Velhasıl bu insafsızlar hayatını da bitirmişler. Hüznün ve sevincin bile duygudan yoksun kalmış. Hayat, en çok istediğin ne varsa elinden almış.

Artık görmezlikten gelemiyorsun bunca vefasızlığı, bunca kötülüğü. Etrafın bir sürü uğursuzla ve kanını emen bir sürü vampirlerle dolmuş. Keşke! Keşke bu dünyaya hiç gelmeseydin. Kendinin seçmediği bir dayalı döşeli hayal kırıklığı ve hüsran dolu hayatta mutlu olmaya çalışıyorsun. Fakat kabul etsen de etmesen de yavaş yavaş çürüyorsun, çaresizce. Ve bundan ötürü çok üzgünüm.

Bencillik ve yalanların dünyasında her şey öyle üst üste geliyor ki eziliyorsun, bir türlü ayağa kalkamıyorsun. Arada ufak mutlulukların olsa da acıların dinmiyor. Tüm bunların karşısında ne yapılmalı, bilmiyorsun. Boşuna doğmuşsun sanki bu kirlenmiş, yozlaşmış ve “tepetaklak” dünyada. Çünkü öyle bir dünya ki bu: İnsanı er geç düş kırıklığına sürüklüyor.

Üzüntülerin, hayal kırıklıkların çok fazla. Ne varlığının ne de yokluğun belli olmadığı bu âlemde, hepsini gülümsemelerinin arasına saklıyorsun, yüzüne mutluluk maskesi takarak. Mutlu görünüyor, soranlara “İyiyim. Bir şeyim yok. Her şey yolunda.” diyorsun derin bir sessizlik bırakarak. Ama kimse bilmiyor yorgunluğunu, suskunluğunu, sessizliğini, yaşadıklarını, yalnızlığını ve en başta “Kurduğun düşlerin intiharını.”

Ne kadar garip değil mi? Henüz çocukken kendin için gördüğün harika rüyalar, sanki ani bir “Hokus pokus!” ile yok olmuşlar. Küçük geçmişinin o paha biçilmez rüyalarını gören “insan” da artık yok. “Onu öldürdüler!” Üstelik o, neden öldürüldüğünü bile bilmiyordu. Bir zamanlar neden yaşadığını bilmediği gibi!

Oysa şimdi başka bir adla, Ork’ların diyarında yaşamaya ve yaşlanmaya mecbur kalmış. Kim olduğunu hatırlamakta zorlanan lanet olasıca bir başka “kimse” olarak, bir belirsizlikten başka bir belirsizliğe; yapayalnız, tek başına, ne olacağını kesinlikle bilmeden yaşıyorsun. İmkân olsa uzay boşluğunda süzülerek yörüngeden çıkıp başka galaksilere gideceksin. O derece bıktın olup bitenlerden.

O kadar keşkeler var ki kalbinde “Yanlış yere geldin?” diye düşünüyorum. Fakat nereden kayboldun da buraya geldin bilmiyorum.

Öyle görünüyor ki hayat hikâyen de çok vahim. Bende yarattığı düşünce: Sıradan, orta hâlli bir hayat hikâyesi olmadığı. Aksine “ağır kayıplar” verdiğin, “Gerçek Bir Hayat Hikâyesi.” Bu hikâye, o kadar çok sarsıcı ve dram dolu ki yaşadığımız yüzyılın gerçeklerini, toplumunu, insanlarını, insan kalbinin karanlığını ve acımasızlığını anlatan, aşırı gerçekçi hikâyelerden biri. Ayrıca hikâyene tekrar baktığımda aslında anlaşılıyor nasıl bir hayatın bizi beklediği. İnsanlıktan nasıl “çıktığımızı” bir defa daha hatırlatıyor.

Ve bu aşırı gerçekçi ve hüzünle gölgelenmiş, dram dolu hikâyenin içine öyle dalmışsın ki her okuduğunda başa çıkılmaz bir acı ile gözlerin bulutlanır. Ardından insanlar görmesin, bilmesin diye kimselere duyurmadan, boğazındaki düğümü serbest bıraktığında sen de kalbine akıtırsın gözyaşlarını.

Gözyaşların akmaya başladığında durduramazsın. Tamamlanmayan cümlelerin, gözlerinden bulut gibi yağar. Ağlarsın yıkılan hayallerine.

İşte o an, insan olduğunun en çıplak yansımasıdır. Konuşamazsın o durumda, boğazın düğümlenir. Çünkü artık kelimeler anlamsızdır. Söyleyecek söz kalmaz. Ne kadar güçlü olduğunu düşünsen de koyuverirsin kendini. Bir anda kopar her şey. Bilmediğin bir şey ciğerini yakar. Birdenbire vurur kalbine sancısı yıkıntılarının. Ve çok güçlü bir farkına varma anında, “paramparça” kalakalırsın öylece.

Bu, aslında gerçeğin çok acı olduğu yerde, derin bir buruklukla ümidinin de bittiği andır. Hem hüzündür hem hazindir. Hem de sonbahar işte…

Maalesef yitik insan, klişe olacak belki ama hayat çok acımasız. Ne yazacağımı bilemiyorum doğrusu. Şu an başka ne diyebilirim ki… Gerçeklerin, kasvetli acılarla dolu. Yarım kalmışlıkların, hiç olmadığı kadar can yakıcı ama senin de gerçek rolün bu, “Yoklu Dere” filminin en acı sahnesinde.

Şimdi maalesef her şey gibi insan da çok hızlı tüketiliyor. Çoktan insan olmaktan çıktık, tüketici olduk her türlü; satılık olanın karanlık olduğu çerçevede. Yaşadığımız çağ, insanı bitirip tüketmek üzerine kurulmuş.

Öte yandan belki farkında, belki de değilsin ama bir de insanların gözünde “yarı ölü” olarak görülüyorsun. Aralarında dışlanan, sevilmeyen ve istenmeyen de sensin. Sevilmemek ne kadar kötü. İstenmemek, dışlanmak ve buna katlanmak. Yetim kalmış, hüzünlü bir çocuk gibi hissedersin kendini.

Fakat sen de kötü biri değilsin kardeşim ama onlar için uygun görülen ve “biricik” denilen kişi değilsin. Yani bu, biraz da insanların kıçını yalamakla alakalıdır. Asıl gerçek bu işte. Rol yapmadığından olsa gerek; sen, iyi bir yalancı veya yapmacık kıç yalayıcı olamadın. Hayat dediğin bir film kardeşim ve hayatın bir yerinde herkes, her an kendisine verilen rolü oynar. Fakat sen, insanların her gün oynadığı en basit rolü bile oynayamıyorsun. Senin yapamayacağın bir şey bu. Ama gelgelelim bunun da sonu iyi değil, bedelini ağır ödersin.

Çünkü maskesiz, yapmacıksız, kendini olduğun gibi ortaya koymak, tuhaf ve ruhsuz robotlara dönüşmüş insanlar için kötü bir şeydir. Robot olmadan kimse bir yere gelemez. Çünkü kendi olmak isteyen bir bireyin, toplumun parçası olması neredeyse imkânsızdır. Onun için kimse kendi olmak istemiyor. Bu yüzden herkes maskesini takarak çıkıyor evinden her gün. Maskelerini ellerinden alırsan sahte düşlerini ve mutluluklarını da almış olursun.

Yaşamayı hak etmiyorsun aslında biliyor musun? “Neden?” dersen eğer, çok fazla doğrusun ve istenildiği gibi robot olamadın.

Zaten bunun için dediler ki sana: “Neden gidip bir kuytu köşede intihar etmiyorsun?” Sen ise “Dünya denen en kalabalık zindanda hayatımı yazıyorum ya.” dedin. Ama hiç kimse anlamadı. Anlatamadın.

Ve şimdi hiç olmadığım kadar aşırı yılgın bir Enginalp olarak sana derim ki; tabii eğer izin verirsen:

Sakın korkma, üzülme, senin hatan değil bu. İnsanlar, işlerine gelmeyeni anlamazlar. Anlamadıklarını çok iyi bildiğimden “Beni anlamadınız ya; ben ona yanıyorum.” diyeceğin vakit değildir. Kaldır gözlerini bir bak da bunun farkına var! Zaten seni anlamadıkları gibi “anlamsız” bulurlar. Çünkü piyasa değerin ne kadarsa onların gözünde de o kadar anlamlı veya anlamsız, değerli veya değersiz oluyorsun.

Şunu bilmeni istiyorum:

Ne yaşarsan yaşa, ne anlatırsan anlat bu yanlış zamanda ve yanlış yerde; insanlara duymaktan, yaşamaktan, hissetmekten korktukları şeyleri anlatamazsın. Her şey açık ve net. Kimseden seni anlamasını bekleme canım kardeşim benim… Bağıra bağıra derdini anlatmaya çalışsan da değişen bir şey olmaz. Dolayısıyla seni anlamak istemeyen insanlara hepsi “Boş bir laf gibi gelir.”

Ayrıca son olarak; “Zamana bırak, belki zamanla seni anlarlar.” diyeceğim ama zamana bırakırsan da zamanı geçer. Zamanın gerisinde öylece kalırsın… Tıpkı “sana benzeyen” geride kalan benim gibi.

Enginalp Derince

Paylaşmak güzeldir...

Sol Göz Sağ Göz Giriş Baykuş
+ kaç yapar acaba? Cevap Bekleniyor
Şifremi Unuttum
Yükleniyor...