Dur!

Gece Gündüz
A A

Dur!

Bu yaşadığımız değersizlik çağında, giderek zehirlenen, çürüyen, çirkinleşen, yabancılaşan ve başkalaşan bir yüzü var ruhunuzun.

Durun, bir bakın aynada kendinize!

Kendini boğmuş benliklerde olduğunuz gibi olmaktan uzak bir şekilde, her zaman maskelerinizle dolaşıyorsunuz. Bütün o yabancılaşmaları ve mutsuzlukları gizleyen maskeleriniz o kadar yapışmış ki yüzünüze, aynaya baktığınızda gördüğünüz kişiyi tanıyamıyorsunuz. Artık kim olduğunuzu unutmuşsunuz. Sizleri kimse tanımıyor. Sadece sizin maskelerinizi görüyorlar ve belki de dışarıdan bakan o gözler, yüzlerinizi hiç görmeyecekler.

Belli oranda hepiniz, yaşadığınız dünyada ve toplumda hayatınızın kontrolünü hiçbir zaman kendi elinize alamıyorsunuz. Çizilen sınırlar içinde size ne iş yapacağınız, nasıl yapacağınız, nasıl biri olacağınız, kiminle olacağınız, ilişkilerinizi nasıl yaşayacağınız, ne yiyeceğiniz, ne içeceğiniz, ne giyeceğiniz, nerelere gideceğiniz, ne okuyacağınız, neler söyleyebileceğiniz, neye inanacağınız, nasıl düşüneceğiniz dikte ediliyor. Ardından isteseniz de istemeseniz de tuhaf dünyalılar, sizi kendilerine ustaca uyduruyorlar.

Bunların yanında bir de çevrenizdeki arkadaşlarınız, yamyam akrabalarınız, onların çevresi, ailesi, komşularınız, esnaf, otobüs şoförü, ev sahipleri, sokaktaki amca, kahvedeki dede ve penceredeki dedikodu canavarı teyzenin de hayatınıza müdahil olma çılgınlığı eklenince kafayı kırma, balatayı sıyırıp kayışı yakma noktasına geliyor ve tüm bu istemediğiniz durumların karşısında “Hö! Ne oluyor lan?” diye kalıyorsunuz. Sanki herkes, birbirine karışmayı bir sözleşme ile imza atarak kabul etmiş gibidir.

Ayrıca işin daha kötüsü, siz bu gözleri şahin gibi bir şeyi kaçırmayan insanları, biraz kendinizden uzakta tutmaya çalıştıkça ve ne kadar uzak durmaya çalışsanız da bir şekilde kapıdan kovulup bacadan girme hâlleri inanılmaz bunaltıcı ve yorucu, insan can çekişir gibi oluyor.

Taviz verdikçe sizlerden daha fazlasını istiyorlar. Ve bu tavizleri verdikçe daha fazlasını isteyen, hiçbir zaman doymayan insanlarla hayatınız daha da zehir oluyor. Zaten kısacık hayatınız var, bir de bu insan sürüsünün kahrını çekerek geçiyor ömrünüz.

Aklınızdan çoğu zaman, hayatınızı zorlaştıran kişileri bir odaya toplayıp hüzünlü gözlerinizi üzerlerine dikip ve “Topunuzun tıpasına sevgi koyayım ben!” demek ve sonra da “Çünkü bunu siz hak ettiniz oğlum!” diye eklemek geçer. Ardından ruh hastası gibi “Hepiniz öleceksiniz!” der gibi bakan gözlerle bakmak her birine. Sonra “Psikopat lan bu.” diye kaçışsalar etrafınızdan, rahatsız etmeseler bir daha istersiniz. İşte o zaman ne güzel olurdu hayat. Ama belli ki dönülmeyen uzak karanlıklar ülkesindesiniz. Çaresiz.

Tüm bunlar yetmiyor gibi, bir de hemen her gün pencerelerinizin kenarındaki kuşların “Cik cik” sesleri ile yeni bir savaşa uyanıyorsunuz. Savaş önce kendinizle, sonra hayatınızdaki insanlarla, okulunuzla, işinizle, komşularınızla, toplumla, hukukla devam ediyor. Ve evet her gün, her Allah’ın günü, bütün bunları bir arada, düzen ve dengede tutmayla ve hepsini tatmin etmeye çalışmakla geçiyor. Sonra bu sinir bozukluğu, sinirsel boşalma zamanlarında durum böyle olunca kendinizi iyice değersiz görmeye başlıyorsunuz. Ve bu durum gerçekten çok can sıkıcı; kısır döngüye giriyorsunuz.

Her toplumda, bir kültür ve yaşam tarzı vardır. Her toplumun ve kültürün kuralları vardır. İnsanların çoğunlukla buna uyum sağlaması beklenir. Fakat bunun için bir baskı kurup herkesi aynı yapmaya çalışmak ve insanların bütün hayatlarını aidiyet kaygısıyla doldurmak işkenceyle eşdeğerdir. Hayat orada yaşayanlara cehennem olur.

Ve bu cehennemdeki insan sürüsünün en uyumlusu bile, çoğu zaman dışlanmamak adına bir parça onlardan biri olur. Kurallara ve normlara, sürekli “Bir gün ya uymazsam ve kabul edilmezsem?” kaygısıyla yaşar. Ve çağımızın hastalığı kaygı, insanları zıvanadan çıkartır ve saldırganlaştırır. Verdiği rahatsızlığın yelpazesi geniştir. Sonra kupkuru ve renksiz günlerin ortasında kalıverirsiniz. Vah, vah! Günlerinizi şenlendirecek, yüzünüzü güldürecek bir kıpırtı kalmaz içinizde.

Her insan, gün içinde ve hayatının bir kısmını, çevresindeki insanları memnun etmeye ve topluma uyumlu olmaya çalışmakla geçirir. Bir de bunun yanında isteklerini gerçekleştirmek için uğraşır ve bu ikisini dengeler. Bu hayatın normali olduğu kadar da gerçeğidir. Ama bu bir savaşa ve kendini tüketmeye dönüştüğünde insanın, kişisel tepkisini ortaya koyarak buna bir “Dur!” demesi gerekiyor.

İşte bu yüzden olan bitenlere, kişisel tepkilerinizi ortaya koyarak bu sorunlarla mücadele etmeyi bilmeli; insan benliğine uygun, erdemli bir yaşamın ve insancıl özünüzün farkına vararak yaşamayı öğrenmelisiniz. Çünkü bu hayatta eğer kalemi elinizde tutmazsanız hikâyenizi başkaları yazar. Hayat yürür ve kimse sizi görmez, görse de bakmaz, fark etmez. Sonra duvarda bir çivi gibi durursunuz. Günün birinde, bir taşınma sırasında; belki de işe yaramayan eşyalar, atıklar arasına karışır gider, bütün hafızalardan silinirsiniz. Sizi kimse hatırlamaz artık.

Sonuç olarak, bu “gücü kime yetiyorsa acısını ondan çıkaran” toplum düzeninde, robotlaşmış bir biçimde hayatlarınızı devam ettirmek zorunda değilsiniz. Kendi hayatınızı toplumun beklentilerine göre değil, kendi doğrularınıza ve istediklerinize göre şekillendirmelisiniz. Tek bir yaşam hakkınız olduğunu unutmayın. Bu yaşam hakkını, gerçeği yörüngesinden çıkaran sahte hayatlardan uzak ve en iyi şekilde geçirmeye karar vermek sizlerin elinde.

Ey insanlar! İşte duyun beni:

Nerede ve nasıl olursak olalım, bizim bu hayat; kendimiz gibi, özümüzde olduğumuz gibi olalım. Yaşadığımız günlere bir anlam vermek ve hâlen yaşadığımızı ispatlamak için.

Belki cesaret edemezsiniz siz buna şimdi kolay kolay, fakat şuna inanıyorum ki bir gün cesaret edeceksiniz.

Enginalp Derince

Paylaşmak güzeldir...

Sol Göz Sağ Göz Giriş Baykuş
+ kaç yapar acaba? Cevap Bekleniyor
Şifremi Unuttum
Yükleniyor...