Beklemek ve Ötesi

Gece Gündüz
A A

Sonbaharın bitimi, yazın başlangıcı nahoşluğuyla oldukça güzel bir hava hâkimdi şehre. Sürekli yağan yağmurların, yerini güneşe devretmesiyle mevsimsel geçişini tamamlayan şehir insanları, deniz kenarına serilmişlerdi bile. O ise evden zorla da olsa çıkmayı başarabilmişti.

“O kadar insanın arasında yalnız kalmayı başaracak kadar kederli olmak” diye bir şey varsa o, buna en güzel örnekti. Keder dolu hayatının yükü altında ezilen ruhunu, güneş gözlüklerinin ardına saklamaya çalışarak insanların arasına karıştı. “Belki onlar gibi güneşli havanın tadını çıkarmaya çalışırsam her şey normalleşebilir hayatımda.” diye geçirdi aklından.

O da onlardan biri gibi durmaya çabalıyor, bulduğu güzel havayla kendini dışarı atanların arasında fark edilmemeye uğraşıyordu. Oysa onun dışarı adım atışı, bekleyişi herkesten çok farklıydı. Ne kadar istese de artık normalleşemiyordu.

Kendi ekseninden uzaklaşmanın yolunu, çevresiyle ilgilenerek bastırmaya çalışıyordu. Çevresindeki insanlara bakıyor; hüzünlerini, sevinçlerini okumaya çalışıyordu yüzlerinden. Kendini unutmak adına, kimin nereye gittiği, kimin nereden geldiği varsayımlarıyla meşgul etmeye uğraşıyordu düşüncelerini. Beklemenin ilk koşulu, kendine zamanı geçirtecek meşgaleler bulmaksa eğer o da bunu usulüne göre yerine getirmeliydi.

Ne zamandır evden çıkmamış; üzerindeki tişörtü bile renk değiştirmişti fazla giyilmekten. Yüzünde uykusuz gecelerin izleri, sakallarında yalnızlığın battaniyelerle sarılışı vardı. Çehresindeyse kocaman bir hayal kırıklığının yansıması… Saklamaya çalıştığı kederli gözleriyle görmekten uzak, öyle ruhsuz bakışlarla dolanıyordu ki ortalarda… Depresyon sonrası hayata dönme aşamasına giden o kapının tam eşiğindeydi, bulunduğu ruh bilim evresinde. Kendine acı çektirmekten hoşlanan bir yanı vardı nedense; hep en kötüsüne kendini hazırlayan bir yan. Biraz olsun kendi ekseninden çıkıp kederlerine dışarıdan bakmayı deniyordu insanlar arasına karışırken. Eğer uzaklaşabileceği bir mesafe varsa bu, kendi ruh çemberinden çok uzaklarda olmalıydı.

Belki bir sokak arasında, belki de hiç tanımadığı bu insanlar arasında, kim bilir belki de bir ağacın gölgesindeydi gün yüzüne çıkmayan umutlu bekleyişleri. Yine de umutsuzluğundan çıkmak istiyordu. Yine de tutunmak bir yerlerden hayata… Biraz daha yürümeye devam etti; yürüme alışkanlığını yitirmeye yüz tutmuş bacaklarının emriyle ilk bulduğu boş bir banka oturdu. “Yürüme eylemini bile layıkıyla beceremediğini” düşündü. Hiçbir şeyi becerememişliğinin arasında, nefes alıp vermeyi de unutmamış olmasına şükretmeli mi, yoksa sövmeli miydi; karar veremedi.

Çevresine bakındı. Biraz daha arandı gözleri. Ama ne insanlara ne de kendine bir yakınlık kuramadı. Beklerken evde zaman geçmiyordu; ama insanlar arasında da zamanı geçirme yolları bulamıyordu artık. Belki de zaman durmalı ve şu anda olduğu dilimden çok daha başka vakitlere ışınlanmalıydı. Eğer ışınlanmayı bulmuş olsalardı tabii. Biraz güneşten, biraz denizden, biraz da insanlardan derken o, düşüverdi yine aklına. Giderken “Bekleme…” demişti ama bekliyordu işte. Hem nasıl beklememeliydi ki? İnsan nasıl beklemez umudunu ektiği bir sevgiyi? “Beni unut, hayatına devam et…” klişesini de söylemişti; her ayrılık sonrası dağıtılan o mavi boncuk misali. Ama hayata nereden başlaması gerektiğini de söyleseydi keşke. Bu yüzden, bekliyordu işte.

Beklerken günleri atlıyor, ara öğünleri unutuyor, annesini iki haftada bir arıyor ama her gün, hiç aksatmadan onu bekliyordu işte. Giderken bıraktığı birkaç eşyayı yıkayıp beceriksizce ütülemişti; gelirse o en sevdiği mavi çoraplarını arardı simdi. Belki de zayıfladığı için kızardı ona. “Kendine hiç iyi bakmamışsın.” derdi. En sevdiği yemeği de yapar mıydı ki? Evi de temizlememişti; ne kızardı çoraplarını ortalığa atmasına…

Şimdi eve gitse her şey yerli yerinde ve o da mutfakta olsa ne de güzel olurdu. Aylar sonra ilk defa dudak kıvrımlarında bir hareketlenme hissetti; gülümsüyordu. Onu hayal etmek bile yetiyordu içinde kuşların kanat çırpmasına. “Ya gelirse?” diyerek hızla kalkıverdi oturduğu banktan. Yürümeyi unutan ayakları şimdi öylesine hızlı koşuyordu ki… Beklerken kendini unutan o adam, şimdi ufacık bir düşünce kıvılcımının umudunu körüklüyordu içinde eve giderken. “Sevdiğim ya geri geldiyse?” diyerek…

Emine Üstün

Paylaşmak güzeldir...

Sol Göz Sağ Göz Giriş Baykuş
+ kaç yapar acaba? Cevap Bekleniyor
Şifremi Unuttum
Yükleniyor...