Şartlı Tahliyesiz Müebbet Almış Adamın Sıradan Bir Günü

Gece Gündüz
A A

Şartlı Tahliyesiz Müebbet Almış Adamın Sıradan Bir Günü

Baba Katilleri Koğuşu’ndaki on sekizinci yıldönümümü etraftaki tempodan anladım. Zannettiğiniz gibi burada hayat çok yavaş ilerlemiyor. Hatta kendine göre hızlı bir ritmi olduğu bile söylenebilir. Kimisi sağa sola yemek taşıyor, kimisi etrafı toparlıyor. Kasetçalarda bir Selda Bağcan türküsü, hepsinin dudaklarından damlıyor: “Beni hasret koydun kavim kardaşa, kâtip arzuhalim yaz yare böyle…”

Bir saat sonra kahvaltı sofrasından kalktığımızda her şey eski halini aldı. Bulaşıklar ağır aksak yıkanıyor, türkü bitiyor ve sabah beni heyecanla uyandıran Muzo, titreyen başını camdan sarkıtıp sigara içiyor, babasına yakalanmamak için. Üzerinde yirmi tane delik açtığı ve o deliklerde tek tek sigara söndürdüğü babasına… Annesini eşek sudan gelinceye kadar döven babasına… Bıraksaydı zaten hastalıktan birkaç ay içinde ölecek babasına…

Babam ölmeden birkaç gün önce sigarayı bırakmıştı. Dolaylı yoldan da olsa sigarayı bırakmasının ölümüyle bir ilgisi var. Sinirleri iyice gergindi, çok fazla asabiydi ve ota boka sarıyordu. Ben de bu sıralar ilk sigaramı içmiştim. Hayati’nin s*kini ağzıma alıp içimde gezdirdiğim beden eğitimi dersinde, soyunma odasında. Aynı sigarayı paylaşmıştık. Zaten sonrasında paylaşacak pek fazla bir şeyimiz olmamıştı. İki defa ziyaretime geldi. Annem gelmedi ama Hayati geldi. İlkinde gözyaşlarımızı paylaştık, ikincisinde Hayati’nin sevincini. Geçen sene, eşinin hamile olduğunu söylediğinde. Ona belli etmemeye çalışsam da sinirden kuduz köpeğe dönmüştüm. Bütün bu boklukta onun payı vardı. Ben her akşam yoklamasından sonra hüngür hüngür ağlarken o doğacak çocuğu için gün sayıyordu. İş yerinde terfi bekliyordu, mutlu bir evliliği vardı, babası ölmüştü ama benimki gibi cinayetten değil, insan gibi, kalpten.

İnce bir ışıkla birlikte kapı açıldı ve gardiyanla beraber genç yaşlarda bir çocuk içeri girdi. Telaştan sigarasını aşağı fırlatan Muzo arkasını döndüğünde bastı küfrü, “Orospu evlatları” diye, sessizce. Bir sigara daha ateşledi. “Allah kurtarsın” sesleri eşliğinde kırmızı halıyı geçen çocuk, gardiyanın gösterdiği el işaretiyle kendini benim ranzamın alt katına attı.

“Allah kurtarsın” diyerek ağır ağır yanına doğru yürüdüm. Elimdeki çaylardan birini ona uzatıp sigara ikram ederken, “Anlatsana.”

“Anlatacak bir şey yok,” diye sakinliğini korumaya çalışarak cevap verdi. “Babamı öldürdüm.”

“Ben de babamı öldürdüm. Ne kadar ortak yönümüz var, değil mi?”

“Senin baban da kız kardeşini s*kiyor muydu?” dedi. Ağzında beklettiği sigarayı yaktım. Bir süre konuşmadan oturduk. Tam olarak ne kadar konuşmadığımızı bilmiyorum. Hapishanede vakit diye bir kavram yok. On saniye ile on saat hemen hemen aynı şey. Yalnızca birinde daha fazla sigara içiyoruz. “Pişman olmalı mıyım?” diye sessizliği bozdu, bir sır verir gibi, aniden, fısıldayarak. Nefesi kulaklarımı doldurdu.

“Olma” diye aptalca telkin etmeye çalıştım onu. Kısa ve net olmaya çalıştım, bilgece davranıp bir bildiğim varmış gibi yaparak. Sonuçta on sekiz yıldır buradayım. Hatta bu tür muhabbetlerin müdavimlerindenim desem yeridir. O derece hâkimim yani jargona.

“Ama yeğenim babasız büyüyecek. Ben de öyle…” Bakışları tek bir noktada sabitlendi. Aniden gelen titremeyle irkilip korkuyla gözlerimin içine baktı. Çoktan pişman olmuş gibi. “Alaattin ben, abi.”

“Bu kadar çabuk pişman olma Alaattin. Pişmanlığını kabullenmek için önünde daha çok yıl var. Eğrisi doğrusuyla kafanda bir tart önce. Belki de doğru olanı yaptın.” Hala aynı şeyi yapıyorum. Kendimden küçük biriyle konuşmak egomu yükseltiyor sanırım. Her konuda ahkam kesip bilmişlik taslayabiliyorum. Benim de eğlencem bu, ne yapayım?

“Sen neden içeri düştün abi?” diye sordu çekinerek.

Bütün planlarım, egom, az da olsa biriktirmiş olduğum moralim bir anda götümde patladı, hiç beklemediğim bir yerden soru gelince. Gerçi ne soracaktı ki? Böyle durumlarda ilk önce futbol konuşulur, “Beşiktaşlıyım” derim, “Ama fanatik değilim.” Sonra ne iş yaparsın, “Hapse düşmeden önce öğrenciydim. Belki de hala öğrenciyimdir” derim, güleriz. Sonra mutlaka bu soru sorulur. Bir türlü alışamadım. Allah belanı versin Alaattin!

“Babamı öldürdüm, Alaattin” diye tersleyerek ranzanın üst katına tırmandım.

Eşcinsel olduğu için ağzına sıçılana kadar babasından dayak yiyen, sonra eline geçirdiği bıçakla babasını delik deşik eden bir mahkûm ne yapıyorsa onu yaptım akşam olana kadar. Uzandım, hayal ettim, uyukladım, televizyon izledim, çok sigara içtim, bir o kadar öksürdüm, duvara çentik attım… “Müebbet yemiş bir mahkum öldüğünde duvarda kaç çentik varsa sonsuzluk o kadardır”, diye bir deney yapıyoruz Hamza’yla. Hiç kimseye bir faydamız olmadı, hiç değilse matematiğe bir faydamız olsun diye.

Uyumadan önce rutin bir yoklama yapıldı.
“Orhan?”
“Burada.”
“Hamza?”
“Burada.”
“Arif?”
“Burada.”
“Deniz?”
“Burada.”
“Muzaffer?”
“Sigara içiyorum.”
“At lan artık şu sigarayı! Ömer?”
“Burada.”
“Alaattin?”
“Burada.”
Yüksek bir sesle: “Babanız?”
“Öldü.”
Daha yüksek: “Babanız?”
“Öldü.”
“Başınız sağ olsun. İyi uykular.”

Şerefsiz evlatları! Gözyaşları eşliğinde uykuya daldık bütün koğuş. Gece gözyaşlarımızla tekrar uyanana dek… İyi uykular olsun.

Bitti: Bu sırada “Haig Yazdjian – Hanin” çalıyordu. Ve hava çok soğuktu.

Efrahim Aslan

Paylaşmak güzeldir...

Sol Göz Sağ Göz Giriş Baykuş
+ kaç yapar acaba? Cevap Bekleniyor
Şifremi Unuttum
Yükleniyor...