Bu Gece Dolunay Var

Gece Gündüz
A A

Bu Gece Dolunay Var

Pencereyi açıp parmaklarımdan sızan dumanla birlikte başımı dışarı çıkardığımda, İzmir soğuğunun diğer bütün yerlere benzemediğine kanaat getiriyorum. Hoş şu kısa hayatımda İzmir’den pek de fazla uzaklaşabilmiş değilim. Ama yine de kendimi buna ikna ediyorum. Sonuçta her sarhoşun az da olsa mutlaka bir haklılık payı vardır, bu ilkeye sığınıyorum. Sırtıma vuran Ufo’nun sıcağı ile kulağımı s*ken Kadir’i arkama alıp, olağan sabrımla ayın pencereme süzülmesini bekliyorum. Çünkü bu gece dolunay var.

Kader, burç, enerji gibi konulara pek kafa yormam. Allah’ın varlığına bile zor tahammül ediyorum. Ama yine de bir umut… Madem iyi bir ateist olamadım, ateizm bana yaramadı; bir de bunu deneyeyim dedim. Allah’a biraz şirk koşuyorum. Ben ona inanacağım, gerçekten inanacağım, Allah biliyor; o da bana sevdiğim kadını getirecek. Sevdiğim kadının bir yere gittiği de yok aslında, oturuyor evinde, daha birkaç saat oldu konuşalı. Dondurucu soğuğa karşı içimde harlanan sıkıntıyı en iyi Kadir özetliyor o an: “Atım öldü, avradım beni sevmiyor, silahım suskun.” Yalandan dinliyorum biraz, sonra dibi tutmuş izmariti aşağı sallayıp bir sigaralık hazırlamasını isterken, ayıp olmasın diye soruyorum.

“Sen mi yazdın?”

“Evet” diyor, doğru cevabı bildiğim halde… Birbirimizi bozuntuya vermiyoruz. Bu durumdan hoşlanıyorum. Kadir masanın üzerinden aldığı Arap kâğıdını ince bir titizlikle birbirine yapıştırırken gözüm odaya dalıyor. Bomboş bir kitaplık; parasız kaldığımız bir zaman hepsini kelepir fiyatına satmıştık. Tahtadan bir masa, masanın üzerinde her biri en az on defa kullanılmış kâğıtlar. Kâğıt alacak paramız yok ama sigara hazırlamak için sardığımız Arap kâğıtlarını toplasan, ikimize de yetecek kadar roman yazabilirdik. Öyle ince ufak bir roman değil ha; bütün sülalemizi anlatacak kadar uzun bir roman. Neyimize güveniyorsak! Duvarda boşa çakılmış çiviler, evin içinde sigara dumanıyla birlikte turlayan rutubet kokusu, yerde söndürülmüş izmaritler, bardak yüzü görmemiş su şişeleri, iki zavallı adam ve üç odalı gereksiz bir ev…

“Bu ev bize büyük lan” diyorum Kadir hazırladığı sigaralığı yakarken. Gözümü harlanan ateşten alamıyorum, adeta hipnoz ediyor beni. Kadir’in üflediği dumanı ağzımla yakalamaya çalışıyorum. Çok geç olmadan halimden anlayıp uzatıyor sigaralığı. “Şifa olsun” diyorum.

“Kira vermiyoruz ki” diye geç de olsa soruma cevap veriyor. “Zaten tek odayı kullanıyoruz.”

“Olsun” diyorum içimden. “Olsun. Bir dolunay gelsin de, sonra bakalım bu konuya mutlaka. Olsun. Dolunay olsun.”

Şarap şişesinin dibini sıyırırken, “Hasbinallah” diye sayıklanıyor. İşin garip yanı, bunu rastlantısal olarak yapıyor, taşak geçmiyor yani. Ne biçim adamlarız lan biz? Bütün işlerimiz böyle. Bir kadına aşığız, diyoruz, kadın bize yüz vermeyince hemen depresyona giriyoruz. Allah var, diyoruz, dualarımız kabul olmayınca kendimizi şaraba, sigaraya vuruyoruz. Karşılık beklemeden hiçbir iş yapmayacak mıyız yani?

“Yazıklar olsun bize” diye mırıldanıyorum, içimden konuştuğumu zannederek. Kadir anlamsızca bana bakarken, sigaralığı uzatıyorum. “Şifa olsun.”

Kadir yine âşık olduğu kadından bahsederken; başımı pencereden dışarı çıkarıp, kulaklarımı rüzgârın uğultusuna emanet ediyorum. Yüz defa dinlemişimdir aynı hikâyeyi. Ya da bir milyon… Bir adamla hem mutlu hem de mutsuz anlarını paylaşamazsın. Bir süre sonra yorar bu seni. Mesela mutlu olduğumda şükreden bir insan olamadım hiç. Varsa yoksa duşta; tepemden sular, gözümden yaşlar fışkırırken Allah’a dua ettim. Sevdiğim kadın için abdest bile aldım, “Belki doğrusu budur, bir de böyle olsun” diye. Bir boka yaramadı. Neyse, ben de aynı hikâyeleri yüzüncü ya da bir milyonuncu defa anlatmayacağım. Aşığım işte. Ve Allah var. Aynı zamanda sigaralık çok hızlı dönüyor. İki kişi içmenin en büyük avantajı…

“Film izleyelim mi?” diyor Kadir.

Bilgisayarda yalnızca tek bir film olduğu ve her sahnesini kelimesi kelimesine ezberlediğim filmi tekrar izlemek istemediğim için, “Bir sigaralık daha mı hazırlasan” diyorum. Cümlemi bitirmeden elini Arap kâğıdına uzatıyor bile. “Güzel” diyorum. “Güzel.” Boktan bir evde yaşıyor olabiliriz, hatta bok gibi adamlar olabiliriz ama birbirimizi güzel anlıyoruz. Mesela o üşüyor ve pencereyi kapatmam için tek bir imada bile bulunmuyor, bunu biliyorum. Bense karşılığında onun için Ufo’yu köklüyorum. O elektrik faturasını aylardır ödemediğimi ve elektriği kaçak bağladığımı biliyor. Bense karşılığında nasıl kira vermeden böyle bir evde oturduğumuzu sormuyorum. Bazı şeyleri merak etmiyoruz, bazı şeyleri görmezden geliyoruz; çünkü biliyoruz ki hepsinin acı bir sebebi var. Bir nevi menfaat ilişkisinde olduğumuzun da farkındayız. Ama zaten bütün ilişkilerin baştan sona menfaate dayalı olduğunu da öğrenmiş yaştayız. O yüzden güzel. Güzel. Çok güzel anlaşıyoruz.

Bana uzattığı sigaralığı öksürükler içinde ateşlerken gözümü yaşartan dumanları seyrediyorum. Suratımda belli belirsiz bir gülümseme. O bunun teşekkür ettiğim manasına geldiğini biliyor. Bir duman daha alıp sigaralığı uzatıyorum ve tekrar pencereye dönüyorum.

“Neye bakıyorsun?” diyor yalandan. Muhabbet olsun diye. Çok sıkılıyor, anlıyorum.

“Bu gece dolunay var” diyorum.

“Dolunayı beklediğin kadar o kızı bekleseydin, illa ki bir karşılık alırdın” diyor.

“Kadir” diyorum, büyük bir ciddiyetle. “Bu gece dolunay var.”

“Bu gece dolunay var” diye tekrarlıyor kısık, alaycı bir sesle.

Yazdığımız birkaç kâğıt dolusu kıytırık şiirden başka bir şeyimiz yok. Harabeye dönmüş bir odadan başka bir yerimiz, bir işimiz, bir ailemiz, bir aşkımız, bir heyecanımız, bir bokumuz yok. Ama hiç değilse bu gece dolunay var.

“Bu gece dolunay var, gel, pencerede içelim sigarayı.”

 

Bitti: Bu sırada “Mohsen Namjoo – Zolf” çalıyordu. Ve penceremde koca bir dolunay vardı.

Efrahim Aslan

Paylaşmak güzeldir...

Sol Göz Sağ Göz Giriş Baykuş
+ kaç yapar acaba? Cevap Bekleniyor
Şifremi Unuttum
Yükleniyor...