Güzel Günler

Gece Gündüz
A A

Güzel Günler

Güzel günler gelecek ümidi ile uyuyup bir sonraki güne “Merhaba.” diyoruz.
Gün olunca geceye, geceleyin gün doğumuna dek bekliyoruz şu sözde “Güzel Günleri”…
Cebimizden vererek, bazen yarım bırakılan kahvelerde ama pek çok kez gülüşümüzden sakınıp yatağımıza gizlediğimiz o anlarda ihtiyaç duyuyoruz. Sahi; gelecek mi o güzel günler? Bana sormayın, ben de tedirginim.

Aynaya şöyle bir dikkatli bakın. Bakın, bakın. Çekinmeyin.
Atın üstünüzden bir anlığına da olsa hayat yükünü; gözlerinize bakın, alın çizgilerinize ve dudaklarınıza bakın, ne çok yaşlanmışsınız değil mi? Ne izler var kim bilir yüz hatlarınızda ve ne derin acılar – aşklar barındırıp sindirmişsiniz tebessümlerinize… Yaşınız kaç? Peki ya kilonuz? Orta boylu musunuz yoksa kısa mı?
Sizin de utanınca yanaklarınız hemen kızarıyor mu? Bunların ehemmiyeti yok. Mühim olan sizsiniz.

İnanmayı deneyin. Ben mi?  Boş verin beni,  gelin biraz da bugünden konuşalım. Günlerden Pazar, hava 25 derece.
Evde pinekliyor olmak pek keyifli olmasa da ruhun dinlenmesi için işe yarar bir tarif bence.
Pazar günlerinin masum yüzünü sevdiğimiz kadar sevemedik hiçbir şeyi ve bir sonraki günlere buz kesiyoruz. Buna ertesi sabah erkenden işe gitmek de dâhil. Metrolar, otobüsler ve taksiler…

Kırmızı ışıklı tabelaların yerini yeşile bırakmasına ramak kala sarıya geçişini nasıl bekliyoruz, nasıl da geç kalınmışlığa tahammülümüz yok, kendimizi başkalarının yanında en alt seviyeye indirmemek ve o “başkaları”na taviz vermemek için ayaklarımızı vura vura giydiğimiz topuklularımızı, arkasına peçete sıkıştırdığımız rugan ayakkabılarımızı, kolumuzda duran ve fermuarı açık çantalarımızla koşar adımlarla nasıl da çıkıyoruz yokuş yukarıya. Kendimiz, çoğu kez kendimize bile fazlayız.

Fazlaca kaba geliyor bedenimiz ruhumuza ve bu elbiseyi sırtımızdan soyunup kirli sepetine atmakla aynı kulvarda bile değil; hatta yanaşamıyor bile. Adına umut dediğimiz ve ismini hep çocuklara verip biraz da onlardan medet umduğumuz, balkonlarda saksı içinde yetişmeyen ve tuzu çok geldi diye dibine su ilavesi yapılması mümkün olmayan şey; umut. Kimimizin çimenlere uzanıp maviyi seyrederken içten içe geçirdiği, kimimizin telefonumuzun arka planında çalan şarkı ismi ve çoğu kez de esas oğlanla kızın bir araya gelemediği dizi/filmlerden iç çekerek aklımızın bir kenarında yer eden afili kelime; umut.

Sizin de aklınızda bir umut var, değil mi? Yazmakla, söylemekle yetinilmeyen ve hep bir gelmeyeni, hep bir olmayanı beklediğimizden dolayı kapısı hep “Çıkmaz Sokak” yazan tabeladan geçirmeye zorlanılan bizler için sözlükten çıkıp artık konsolda bize gülümseyen kocaman ifade ile karşılaşmak istiyoruz.
Aklımız hep karışık. Aklımızda rayına oturmayan çok şey var.
Kariyerimizi, karakterimizi bir kenara bırakıp bilmediğimiz bir duraktan çok başka bir kente giden trene binip günlerce kendimizden arınmak istiyoruz.
Ne kadarını yapabiliyoruz derseniz, evet, klişe hayatın çok da dışına çıkabildiğimiz söylenemez.

İyisi mi bazı şeyleri oluruna bırakmayı ve olduğu gibi kabul etmeyi öğrenelim.
Buna uzun ve siyah saçlarımızı itina ile ördüğümüz saatler ve dibi tutmasın diye sürekli karıştırdığımız çorbalar da dâhil. Evet, evet, onlar da istediği gibi olsun, ya bukle bukle ya da soğuk ve tatsız.
Biz kendimizle barışı imzalayamadığımız takdirde –ki biz de huysuz ve tatlı kadınlarız, dilediğimiz kırmızı ruju sürelim, ojeli tırnaklarımız da olsun elbet- hep bir küskün, hep bir kırgın kalırız.
İnanalım. Belki o gemi yerine limana kocaman bir vazoda güller gelir, ne dersiniz?

Güller güzeldir, en az gelmesini beklediğimiz güzel günler kadar.
Hem belki sabah uyandığımızda yorgun bedenimizi suyla yatıştırırken aynaya daha güzel bakarız, izlerin tatlı çizgilerine bir çizgi daha ekleyerek…

Dünya Pamuk

Paylaşmak güzeldir...

Sol Göz Sağ Göz Giriş Baykuş
+ kaç yapar acaba? Cevap Bekleniyor
Şifremi Unuttum
Yükleniyor...